http://www.mhp.org.tr/haber.php?id=2692Friday, October 30, 2009
Thursday, October 29, 2009
ENVER-İSMET KAFALILARIN CUMHURİYETİ DEĞİL MUASIR MEDENİYETE UYGUN CUMHURİYET İSTİYORUZ!
ANLAŞILDI MI "DOKTOR"?
"DERİN YAPI" YARGILANSIN! DEMOKRATİK CUMHURİYET İSTİYORUZ!
‘Bağımsız insan hakları oluşumu için çalışıyoruz’ - POLİTİKA
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, ‘Demokratik açılım’ın temel hususlarından birinin demokrasinin standardını en geniş anlamda yükseltmek olduğunu belirterek ‘bağımsız bir insan hakları oluşumu üzerinde çalıştıklarını’ açıkladı.
AK Parti Siyaset Akademi’sinde konuşan Atalay, ‘demokratik açılım’ın tesadüfen verilmiş bir isim olmadığını belirterek şunları söyledi: “En geniş manada düşündük biz bunu. Esas buradaki bakışımız daha geniş bir açı. Şu anda ‘bağımsız bir insan hakları oluşumu’ üzerindeyiz. Biraz daha sivil katılımın fazla olduğu veya bağımsız, sivil, güvenlik birimlerindeki şikayetleri ele alacak yeni bir mekanizma geliştirebilir miyiz? diye bunun üzerinde çalışıyoruz. Bunların hepsi demokrasimizin alanını daha genişletmeyi hedefliyor. Daha fazla demokrasi, daha fazla insan hakları, daha fazla özgürlük pek çok sorunun çözümünü kolaylaştırıyor.’’ Atalay, ‘Demokratik açılım’ çalışmalarının ana hedefinin ise 25 yıldır yaşanan Türkiye’ye yönelik terörü bitirmek olduğunu ifade • ANKARA star
URL: http://www.stargazete.com/politika/-bagimsiz-insan-haklari-olusumu-icin-calisiyoruz--221921.htm Tarih: 29 Ekim 2009 Perşembe, 00:30
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, ‘Demokratik açılım’ın temel hususlarından birinin demokrasinin standardını en geniş anlamda yükseltmek olduğunu belirterek ‘bağımsız bir insan hakları oluşumu üzerinde çalıştıklarını’ açıkladı.
AK Parti Siyaset Akademi’sinde konuşan Atalay, ‘demokratik açılım’ın tesadüfen verilmiş bir isim olmadığını belirterek şunları söyledi: “En geniş manada düşündük biz bunu. Esas buradaki bakışımız daha geniş bir açı. Şu anda ‘bağımsız bir insan hakları oluşumu’ üzerindeyiz. Biraz daha sivil katılımın fazla olduğu veya bağımsız, sivil, güvenlik birimlerindeki şikayetleri ele alacak yeni bir mekanizma geliştirebilir miyiz? diye bunun üzerinde çalışıyoruz. Bunların hepsi demokrasimizin alanını daha genişletmeyi hedefliyor. Daha fazla demokrasi, daha fazla insan hakları, daha fazla özgürlük pek çok sorunun çözümünü kolaylaştırıyor.’’ Atalay, ‘Demokratik açılım’ çalışmalarının ana hedefinin ise 25 yıldır yaşanan Türkiye’ye yönelik terörü bitirmek olduğunu ifade • ANKARA star
URL: http://www.stargazete.com/politika/-bagimsiz-insan-haklari-olusumu-icin-calisiyoruz--221921.htm Tarih: 29 Ekim 2009 Perşembe, 00:30
Wednesday, October 28, 2009
HARD DISK
Genelkurmay'ın özrü kabahatinden büyük!
Hadi Uluengin28/10/2009 Öyle, zira malûm imza "ıslak" çıktı ve dolayısıyla, ne sihirdir ne keramet, 26 Haziran tarihli konuşma dün internet sitesinden silinmiş olsa bile bizzat Başbuğ'un "kağıt parçası" diye inkâr ettiği kumpas doğrulandı ya, ordu üst kademesi de açıklama yapmak zorunda kaldı.
İster istemez yeni soruşturma başlatıldığı duyuruldu ama huylu huyundan vazgeçer mi, yarı tehditkâr, yarı serzenişli bir uslûpla aba altından sopa göstermek de ihmal edilmedi.
Neymiş, Ergenekon savcısına gönderilen ihbar mektubun basına sızması "vahim"miş.
Artı, bunun ne amaçla ve kimler tarafından yapıldığının düşünülmesi gerekiyormuş.
* * *
AMENNÂ düşünelim bakalım da, düşünmeye başlarken en önce şu soruyu soralım:
Eğer söz konusu ihbar mektubu medyaya sızmasaydı; hatta bırakın sızmasını ve hatta bırakın Ergenekon savcılığına gönderilmesini, söz konusu muvazzaf subay aynı ihbarı, çatısı altında yer aldığı kurumun askeri savcılığına yollasaydı, acaba sonuç ne olurdu?
Kamuoyu, TSK bünyesinde çevrilmekte olan ve sivil rejime müdahilliği hedefleyen tüm bu entrikalar hakkında mini minnacık bir bilgiye ulaşabilecek miydi?
Ve tabii, emir-komuta zincirine tâbi olan o askeri yargı soruşturma başlatacak mıydı?
Bunlara "evet" cevabı verecek olanın alnını karışlarım!
* * *
EVET alnını karışlarım, zira Genelkurmay yukarıdaki serzenişle çocuk mu kandırıyor
Hangi birini sayayım, "andıç" komplosunu mu; "lâhika" rezaletini mi; "Sarıkız" ve "Ayışığı" darbe girişimlerini mi; Aktütün vukuatını mı?
Her biri ordu bünyesinde gerçekleşen ve ihbar mektubunun medyaya yansımasından sonsuz defa daha vahim olan bütün bu olaylar ertesinde ne oldu? Ne gördük ve ne işittik?
Ya tahkikatın "t"si dahi gündeme gelmedi; ya "kol kırılır yen içinde" zihniyetiyle her şey örtbas edildi; ya da iş bizzat o medya sayesinde ayyuka çıkınca, binbir yalanlamadan, binbir tevilden ve binbir ayak sürümeden sonra, göstermelik soruşturmalarla yetinildi.
Oysa işte "Ergenekon"da yargılanıyorlar, işte kimlik ve hinliklerini Bursa'daki sağır sultan bile biliyor; ve işte nihayet, ihbar mektubunda isimleri teker teker zikrediliyor.
Fakat tüm bunlara rağmen siz hiç "anayasal rejimi şiddet yoluyla değiştirmeye teşebbüs" suçuyla bizzat TSK tarafından cezalandırılmış bir TSK mensubu duydunuz mu?
Ben duymadım ve de duymuş olan beri gelsin!
* * *
ÖTE yandan, ordunun alışkanlıkları ortadayken ve eğer ihbar mektubundaki iddialar doğruysa da - ki, kendi hesabıma şüphe duymuyorum - askeri savcı "biz personelimizi böyle koruruz" diye övünürken, aynı mektubun basına sızması aslında çok hayırlı bir gelişmedir.
Bu, ancak usul açısından bir zaaf oluşturabilir. Netice falan değil, olsa olsa Hatice'dir.
Minareyi çalan ona kılıf uydurmaya kalkışmasın ve her şeyden önce aynaya baksın.
Ne yani, eğer mektubun medyaya yansımasıyla birlikte her şey alenileşmeseydi ve sivil savcı utana sıkıla ve mahrem kapılar ardında Genelkurmay'a "paşam şu delilleri ve filanca ve falanca subayları bir sorgu sual eylesek" deseydi, sonuç nereye varacaktı?
Kimse kimseyi kandırmasın, şimdiye dek uygulanan o "askeri yöntemler"in aynısı tekrarlanacaktı. Hiçbirimizin ruhu duymadan "ıslak imza" derhal "kurutuluverecekti".
Dolayısıyla, basına "sızma" esas açısından bir garantidir. Soruşturmanın sigortasıdır.
Çünkü, Genelkurmay bilgisayar hafızalarını ve internet sitelerini otuzbeş değil isterse otuzbeş bin defa silsin, artık kimse "ıslak imza" delillerini ve "kağıt parçası" inkarlarını toplum hafızasından silemez. Silemeyecektir. Bunlar "hard disk"in en derinine kazınmıştır.
Ve bir devir çoktan bitmiştir ki, TSK bilgisayarı hiç olmazsa bunu kaydedebilmelidir.
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=908784&title=genelkurmayin-ozru-kabahatinden-buyuk
Hadi Uluengin28/10/2009 Öyle, zira malûm imza "ıslak" çıktı ve dolayısıyla, ne sihirdir ne keramet, 26 Haziran tarihli konuşma dün internet sitesinden silinmiş olsa bile bizzat Başbuğ'un "kağıt parçası" diye inkâr ettiği kumpas doğrulandı ya, ordu üst kademesi de açıklama yapmak zorunda kaldı.
İster istemez yeni soruşturma başlatıldığı duyuruldu ama huylu huyundan vazgeçer mi, yarı tehditkâr, yarı serzenişli bir uslûpla aba altından sopa göstermek de ihmal edilmedi.
Neymiş, Ergenekon savcısına gönderilen ihbar mektubun basına sızması "vahim"miş.
Artı, bunun ne amaçla ve kimler tarafından yapıldığının düşünülmesi gerekiyormuş.
* * *
AMENNÂ düşünelim bakalım da, düşünmeye başlarken en önce şu soruyu soralım:
Eğer söz konusu ihbar mektubu medyaya sızmasaydı; hatta bırakın sızmasını ve hatta bırakın Ergenekon savcılığına gönderilmesini, söz konusu muvazzaf subay aynı ihbarı, çatısı altında yer aldığı kurumun askeri savcılığına yollasaydı, acaba sonuç ne olurdu?
Kamuoyu, TSK bünyesinde çevrilmekte olan ve sivil rejime müdahilliği hedefleyen tüm bu entrikalar hakkında mini minnacık bir bilgiye ulaşabilecek miydi?
Ve tabii, emir-komuta zincirine tâbi olan o askeri yargı soruşturma başlatacak mıydı?
Bunlara "evet" cevabı verecek olanın alnını karışlarım!
* * *
EVET alnını karışlarım, zira Genelkurmay yukarıdaki serzenişle çocuk mu kandırıyor
Hangi birini sayayım, "andıç" komplosunu mu; "lâhika" rezaletini mi; "Sarıkız" ve "Ayışığı" darbe girişimlerini mi; Aktütün vukuatını mı?
Her biri ordu bünyesinde gerçekleşen ve ihbar mektubunun medyaya yansımasından sonsuz defa daha vahim olan bütün bu olaylar ertesinde ne oldu? Ne gördük ve ne işittik?
Ya tahkikatın "t"si dahi gündeme gelmedi; ya "kol kırılır yen içinde" zihniyetiyle her şey örtbas edildi; ya da iş bizzat o medya sayesinde ayyuka çıkınca, binbir yalanlamadan, binbir tevilden ve binbir ayak sürümeden sonra, göstermelik soruşturmalarla yetinildi.
Oysa işte "Ergenekon"da yargılanıyorlar, işte kimlik ve hinliklerini Bursa'daki sağır sultan bile biliyor; ve işte nihayet, ihbar mektubunda isimleri teker teker zikrediliyor.
Fakat tüm bunlara rağmen siz hiç "anayasal rejimi şiddet yoluyla değiştirmeye teşebbüs" suçuyla bizzat TSK tarafından cezalandırılmış bir TSK mensubu duydunuz mu?
Ben duymadım ve de duymuş olan beri gelsin!
* * *
ÖTE yandan, ordunun alışkanlıkları ortadayken ve eğer ihbar mektubundaki iddialar doğruysa da - ki, kendi hesabıma şüphe duymuyorum - askeri savcı "biz personelimizi böyle koruruz" diye övünürken, aynı mektubun basına sızması aslında çok hayırlı bir gelişmedir.
Bu, ancak usul açısından bir zaaf oluşturabilir. Netice falan değil, olsa olsa Hatice'dir.
Minareyi çalan ona kılıf uydurmaya kalkışmasın ve her şeyden önce aynaya baksın.
Ne yani, eğer mektubun medyaya yansımasıyla birlikte her şey alenileşmeseydi ve sivil savcı utana sıkıla ve mahrem kapılar ardında Genelkurmay'a "paşam şu delilleri ve filanca ve falanca subayları bir sorgu sual eylesek" deseydi, sonuç nereye varacaktı?
Kimse kimseyi kandırmasın, şimdiye dek uygulanan o "askeri yöntemler"in aynısı tekrarlanacaktı. Hiçbirimizin ruhu duymadan "ıslak imza" derhal "kurutuluverecekti".
Dolayısıyla, basına "sızma" esas açısından bir garantidir. Soruşturmanın sigortasıdır.
Çünkü, Genelkurmay bilgisayar hafızalarını ve internet sitelerini otuzbeş değil isterse otuzbeş bin defa silsin, artık kimse "ıslak imza" delillerini ve "kağıt parçası" inkarlarını toplum hafızasından silemez. Silemeyecektir. Bunlar "hard disk"in en derinine kazınmıştır.
Ve bir devir çoktan bitmiştir ki, TSK bilgisayarı hiç olmazsa bunu kaydedebilmelidir.
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=908784&title=genelkurmayin-ozru-kabahatinden-buyuk
Tuesday, October 27, 2009
CEM BABA SÖYLÜYOR: ISLAK ISLAK!
Gecenin nemi mi düşmüş gözlerine?
Ne olur ıslak ıslak bakma öyle
Saçını dök sineme derdini söyle
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle
Sürerim buluttan tarlaları
Yağmurlar ekerim göğün göğsüne
Güneşte demlerim senin çayını
Yüreğimden süzer öyle veririm
Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım
Ben feleğin tekerine çomak sokarım
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle
google_protectAndRun("ads_core.google_render_ad", google_handleError, google_render_ad);
Ne olur ıslak ıslak bakma öyle
Saçını dök sineme derdini söyle
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle
Sürerim buluttan tarlaları
Yağmurlar ekerim göğün göğsüne
Güneşte demlerim senin çayını
Yüreğimden süzer öyle veririm
Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım
Ben feleğin tekerine çomak sokarım
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle
google_protectAndRun("ads_core.google_render_ad", google_handleError, google_render_ad);
Monday, October 26, 2009
Necati DOĞRU harbiden DOĞRU!
Özür diliyorum!
Saklayıp gizlemeyi kalemime yakıştıramam; hiç eğip bükmeyeceğim. Belge gerçek çıktı. Belgenin sahte olduğunu; “Orduyu darbeci gösterme ve iktidar partisi AKP’yi mağdur-mazlum sayma niyeti bulunduğunu, bazı gazetecilerle aydınların bu kötü niyetin aleti yapıldıklarını” yazdım.Ben bu kez yanıldım.Aralarında profesörlerin de bulunduğu Adli Tıp uzmanlarının açıklamasına göre, belgeyi Taraf Gazetesi’inde ilk kez yayınlayan genç muhabir Mehmet Baransu’nun haberi doğru çıktı.Belge sahte değil.Özür diliyorum.Bu durumda; orduda darbe ortamı yaratarak halkın seçimle getirdiklerini iktidardan silahla uzaklaştırma eğilimi taşıyanların var olduğunu benim de kabul etmem ve bu niyeti eleştirmem, kınamam gerekiyor.Siz okurlarım şahitsiniz.Yıllardır şunu savundum:Seçimle gelenler!Seçimle gitmeli!Hep böyle yazıp durdum.Değişmiş, dönmüş değilim.Şu gerekçeyle orduyu savundum: Ankara’da askeri savcılar 12 gün araştırmış, “Bu belge sahtedir” açıklaması yapmışlardı. İstanbul’da sivil savcılar da 46 gün uğraştıktan sonra; “Bu belge sahtedir” demişlerdi. Genelkurmay Başkanı da; “Şu anda elimizde olan hukuki anlamda bir kâğıt parçasıdır” diyerek belgeyi hazırladığı iddia edilen Albay Dursun Çiçek’i korumuştu.Ben bahane üretemem.Bahanelere sığınamam.Bahanelere sığınıp kendimi kurtarma ucuzluğuna giremem, “Beni yanıltan savcılar oldu” diyemem.Yanıltan savcılar olmadı.Beni yanıltan şu oldu:Ergenekon davasından şüpheli avukat Serdar Öztürk’ün bürosundaki masanın çekmecesinde bir belge, ihbar üzerine polis baskını ile bulunmuştu.Savcıya teslim edilmişti.5 gün geçmişti.Adalet yani savcılar; 5 gün içinde bu belgenin doğru olup olmadığını soruşturacak, doğru ise hazırlayanı kulağından yakalayıp “seni darbeci seni...” diye adalete teslim edecek yerde 5 gün sonra bu fotokopi gazeteye sızdırılmıştı.Pis medya infazı yapılıyordu.Bu hukuksuzluktu.Hukuksuzluğu yapanların “yalan söyleyebilecekleri ve sahte belgeyi gerçekmiş gibi sunabilecekleri” yargısına vardım. Devlet ve adalet belgenin gerçekten Albay Dursun Çiçek’in kaleminden çıktığını ispatlayamıyor fakat sahtekârlığı yapanı da bulamıyordu. Bu çelişkili durum da benim “Orduya yıpratama vuruşu yapıyorlar” yargısını güçlendiriyordu. Şimdi Adli Tıp, “Belge gerçek” diyor.Ve çok garip bir durum.Ordunun ismi açıklanmayan subaylarından biri, 2009 Nisan ayından bu yana 6 ay bekledikten sonra orijinal belgeyi Ergenekon savcılarına gönderiyor. Bu subay, 6 ay niçin bekledi? Bu subay, haklı olarak, “Beni ordudan atarlar” diye düşünüp yüzünü saklıyor olabilir fakat niçin zamanlamayı böyle yaptı? Bu soru da önemli fakat benim için ismin ve yüzün saklanıyor olması da “bahane” yapılamaz.Adli Tıp “Belge gerçek” diyor.Doğruysa, orduda darbe niyetleri olanlar var. Bunun hesabı sorulmalıdır. Hesabı verilmelidir. Benim kalemim de yine “Unutma! Unutturma!” köşesi açıp “Belge gerçek çıktı, hesap soruldu mu, kaç gün oldu?” diye yazmayı sürdürmeli.Sürdüreceğim.Darbeciliği savunamam.Seçimle gelenler!Seçimle gitmeli!Asker askerliğini yapmalı.Politikacı demokrat olmalı.
http://haber.gazetevatan.com/haberprint.asp?Newsid=267054&tarih=&Categoryid=4
Saklayıp gizlemeyi kalemime yakıştıramam; hiç eğip bükmeyeceğim. Belge gerçek çıktı. Belgenin sahte olduğunu; “Orduyu darbeci gösterme ve iktidar partisi AKP’yi mağdur-mazlum sayma niyeti bulunduğunu, bazı gazetecilerle aydınların bu kötü niyetin aleti yapıldıklarını” yazdım.Ben bu kez yanıldım.Aralarında profesörlerin de bulunduğu Adli Tıp uzmanlarının açıklamasına göre, belgeyi Taraf Gazetesi’inde ilk kez yayınlayan genç muhabir Mehmet Baransu’nun haberi doğru çıktı.Belge sahte değil.Özür diliyorum.Bu durumda; orduda darbe ortamı yaratarak halkın seçimle getirdiklerini iktidardan silahla uzaklaştırma eğilimi taşıyanların var olduğunu benim de kabul etmem ve bu niyeti eleştirmem, kınamam gerekiyor.Siz okurlarım şahitsiniz.Yıllardır şunu savundum:Seçimle gelenler!Seçimle gitmeli!Hep böyle yazıp durdum.Değişmiş, dönmüş değilim.Şu gerekçeyle orduyu savundum: Ankara’da askeri savcılar 12 gün araştırmış, “Bu belge sahtedir” açıklaması yapmışlardı. İstanbul’da sivil savcılar da 46 gün uğraştıktan sonra; “Bu belge sahtedir” demişlerdi. Genelkurmay Başkanı da; “Şu anda elimizde olan hukuki anlamda bir kâğıt parçasıdır” diyerek belgeyi hazırladığı iddia edilen Albay Dursun Çiçek’i korumuştu.Ben bahane üretemem.Bahanelere sığınamam.Bahanelere sığınıp kendimi kurtarma ucuzluğuna giremem, “Beni yanıltan savcılar oldu” diyemem.Yanıltan savcılar olmadı.Beni yanıltan şu oldu:Ergenekon davasından şüpheli avukat Serdar Öztürk’ün bürosundaki masanın çekmecesinde bir belge, ihbar üzerine polis baskını ile bulunmuştu.Savcıya teslim edilmişti.5 gün geçmişti.Adalet yani savcılar; 5 gün içinde bu belgenin doğru olup olmadığını soruşturacak, doğru ise hazırlayanı kulağından yakalayıp “seni darbeci seni...” diye adalete teslim edecek yerde 5 gün sonra bu fotokopi gazeteye sızdırılmıştı.Pis medya infazı yapılıyordu.Bu hukuksuzluktu.Hukuksuzluğu yapanların “yalan söyleyebilecekleri ve sahte belgeyi gerçekmiş gibi sunabilecekleri” yargısına vardım. Devlet ve adalet belgenin gerçekten Albay Dursun Çiçek’in kaleminden çıktığını ispatlayamıyor fakat sahtekârlığı yapanı da bulamıyordu. Bu çelişkili durum da benim “Orduya yıpratama vuruşu yapıyorlar” yargısını güçlendiriyordu. Şimdi Adli Tıp, “Belge gerçek” diyor.Ve çok garip bir durum.Ordunun ismi açıklanmayan subaylarından biri, 2009 Nisan ayından bu yana 6 ay bekledikten sonra orijinal belgeyi Ergenekon savcılarına gönderiyor. Bu subay, 6 ay niçin bekledi? Bu subay, haklı olarak, “Beni ordudan atarlar” diye düşünüp yüzünü saklıyor olabilir fakat niçin zamanlamayı böyle yaptı? Bu soru da önemli fakat benim için ismin ve yüzün saklanıyor olması da “bahane” yapılamaz.Adli Tıp “Belge gerçek” diyor.Doğruysa, orduda darbe niyetleri olanlar var. Bunun hesabı sorulmalıdır. Hesabı verilmelidir. Benim kalemim de yine “Unutma! Unutturma!” köşesi açıp “Belge gerçek çıktı, hesap soruldu mu, kaç gün oldu?” diye yazmayı sürdürmeli.Sürdüreceğim.Darbeciliği savunamam.Seçimle gelenler!Seçimle gitmeli!Asker askerliğini yapmalı.Politikacı demokrat olmalı.
http://haber.gazetevatan.com/haberprint.asp?Newsid=267054&tarih=&Categoryid=4
Saturday, October 24, 2009
Friday, October 23, 2009
"öNDER"e DİKİZ*!
Önderlik davayı sattı mı? - Ahmet KEKEÇ
Eve dönüş nümayişlerine TSK’dan da tepki geldi...
Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tümgeneral Ferit Güler’in konuyla ilgili açıklaması şöyle: “Habur’da karşılama töreninde yaşanan olaylar kabul edilemez. Ülkeyi kutuplaşma ve ayrıştırmaya götürmeyin, bu davranışlardan kaçının. Gelişmeler terörle mücadeledeki azim ve kararlılığımızı etkilemez.”
Ne sert, ne de alttan alan bir açıklama.
Kararında laflar etmiş general...
Eh, bunu yaparken de, “terörle mücadeledeki kararlığımız sürecektir” cümlesini uygun bir yere sıkıştırmış...
Hiç konuşmasaydı, “izleyici” pozisyonda kalsaydı daha iyi olacaktı ama, komutanlarımız böyle zamanlarda kendilerini tutamıyor. Tümgeneral Güler de tutamamış; “eve dönüş taşkınlıklarının” enikonu bir “sonuç” olduğunu, bu sonucun haklı ya da haksız siyasi iktidara fatura edileceğini düşünmemiş.
Neyse...
Habur Sınır Kapısı’nda bunlar olurken, “önderlik” cephesinde başka ilginç gelişmeler yaşanıyor.
Bu “önderlik cephesi”, Kürt aydınlarımızın İmralı adasına taktığı isimdir.
İlginç gelişmelere geçmeden önce, “önderlik”le (daha doğrusu “önder”in kendisiyle) ilgili bir çift söz söylemek istiyorum.
Seveni, tapanı, hâşa Rab mesabesinde benimseyeni çok olabilir ama, bu önderlik bana hiç güven vermiyor. Tuhaf bir adamla, denilebilirse bir tuhaf “fenomen”le karşı karşıyayız. “Fenomen” sözcüğü, geniş anlamıyla zaten her türlü tuhaflığı mündemiçtir ama ben, bu sözcüğün de ötesinde bir tuhaflıktan sözediyorum.
Hakikaten çok tuhaf bir adam...
Bir zamanlar, henüz “Stalinist” örgütlenmesinin başındayken, Türkiye’den giden gazetecilere, “TSK’nın öncü ve modernleştirici rolünden” sözediyordu. Hatta, daha da ileri gidip, bölgedeki “feodal gericiliğe” karşı, öncü modernleştirmecilerin işbirliği yapmaları gerekti ğini öğütlüyordu.
Bir ara kendisini Atatürk’e benzetmişti.
Doğu Perinçek’in “2000’e Doğru” dergisi de, olumlu tarafından bakarak, bunu kapak yapmıştı.
İkinci karede, uçakta gözleri bağlı olarak “vatan”a getirilen Abdullah Öcalan görüntüsü var.
Hani, Levent Göktaş olduğu sanılan görevli, “Vatana hoş geldin Öcalan” demişti ya... Türk matbuatı henüz “bebek katili yakalandı” psikozundan çıkamamış, bir taraftan da PKK sempatizanları Öcalan’ın yakalanışını protesto etmek için kendilerini yakıp duruyor... Tam o günlerde ilginç bir laf etti önderlik, “işbirliğine hazırım” dedi.
Benzeri şeyleri mahkemede de söylemişti.
Hayır, bu “işbirliği çabası”nı yargılamak için söylemiyorum...
Madem “önderlik”tir, kimlerle ne düzeyde ilişki kuracağına, hangi modernleştirici mahfillerle işbirliği tesis edeceğine kendisi karar verecektir...
Bir gün, Emre Kongar’la dirsek dirseğe verip “Bu feodalizm bizi yedi bitirdi hacım, bir an önce modernleşelim” dese, onu bile yadırgamam.
Öcalan budur, PKK böyle bir harekettir zaten...
Nitekim, dün “önderlik cephesi”nden gelen açıklamalar, bunu teyid eder cinstendi.
Mesela, “Önder”, Baykal’ın “açılım” konusundaki eleştirilerine hak veriyor... “Eve dönüş” projesinin “devlet aklı” olduğunu, AK Parti’nin rol çaldığını, “iyi çalışılması” durumunda, iktidar partisinin bölgedeki gücünün azaltılacağını söylüyor. Bütün mesele AK Parti’ymiş gibi...
Gördüğünüz gibi, “kankalık” durumları devam ediyor...
Önderlik, süreçten, muhtemelen “gerici” saydığı (elini taşın altına koymuş) AK Parti’nin değil, “ilerlemeci” ve “modernleşmeci” refiklerinin kârlı çıkmasını istiyor.
Size de tuhaf gelmiyor mu bu durum?
URL: http://www.stargazete.com/gazete/yazar/onderlik-davayi-satti-mi-220919.htm Tarih: 24 Ekim 2009 Cumartesi, 00:01
*Argodaki anlamı
Eve dönüş nümayişlerine TSK’dan da tepki geldi...
Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tümgeneral Ferit Güler’in konuyla ilgili açıklaması şöyle: “Habur’da karşılama töreninde yaşanan olaylar kabul edilemez. Ülkeyi kutuplaşma ve ayrıştırmaya götürmeyin, bu davranışlardan kaçının. Gelişmeler terörle mücadeledeki azim ve kararlılığımızı etkilemez.”
Ne sert, ne de alttan alan bir açıklama.
Kararında laflar etmiş general...
Eh, bunu yaparken de, “terörle mücadeledeki kararlığımız sürecektir” cümlesini uygun bir yere sıkıştırmış...
Hiç konuşmasaydı, “izleyici” pozisyonda kalsaydı daha iyi olacaktı ama, komutanlarımız böyle zamanlarda kendilerini tutamıyor. Tümgeneral Güler de tutamamış; “eve dönüş taşkınlıklarının” enikonu bir “sonuç” olduğunu, bu sonucun haklı ya da haksız siyasi iktidara fatura edileceğini düşünmemiş.
Neyse...
Habur Sınır Kapısı’nda bunlar olurken, “önderlik” cephesinde başka ilginç gelişmeler yaşanıyor.
Bu “önderlik cephesi”, Kürt aydınlarımızın İmralı adasına taktığı isimdir.
İlginç gelişmelere geçmeden önce, “önderlik”le (daha doğrusu “önder”in kendisiyle) ilgili bir çift söz söylemek istiyorum.
Seveni, tapanı, hâşa Rab mesabesinde benimseyeni çok olabilir ama, bu önderlik bana hiç güven vermiyor. Tuhaf bir adamla, denilebilirse bir tuhaf “fenomen”le karşı karşıyayız. “Fenomen” sözcüğü, geniş anlamıyla zaten her türlü tuhaflığı mündemiçtir ama ben, bu sözcüğün de ötesinde bir tuhaflıktan sözediyorum.
Hakikaten çok tuhaf bir adam...
Bir zamanlar, henüz “Stalinist” örgütlenmesinin başındayken, Türkiye’den giden gazetecilere, “TSK’nın öncü ve modernleştirici rolünden” sözediyordu. Hatta, daha da ileri gidip, bölgedeki “feodal gericiliğe” karşı, öncü modernleştirmecilerin işbirliği yapmaları gerekti ğini öğütlüyordu.
Bir ara kendisini Atatürk’e benzetmişti.
Doğu Perinçek’in “2000’e Doğru” dergisi de, olumlu tarafından bakarak, bunu kapak yapmıştı.
İkinci karede, uçakta gözleri bağlı olarak “vatan”a getirilen Abdullah Öcalan görüntüsü var.
Hani, Levent Göktaş olduğu sanılan görevli, “Vatana hoş geldin Öcalan” demişti ya... Türk matbuatı henüz “bebek katili yakalandı” psikozundan çıkamamış, bir taraftan da PKK sempatizanları Öcalan’ın yakalanışını protesto etmek için kendilerini yakıp duruyor... Tam o günlerde ilginç bir laf etti önderlik, “işbirliğine hazırım” dedi.
Benzeri şeyleri mahkemede de söylemişti.
Hayır, bu “işbirliği çabası”nı yargılamak için söylemiyorum...
Madem “önderlik”tir, kimlerle ne düzeyde ilişki kuracağına, hangi modernleştirici mahfillerle işbirliği tesis edeceğine kendisi karar verecektir...
Bir gün, Emre Kongar’la dirsek dirseğe verip “Bu feodalizm bizi yedi bitirdi hacım, bir an önce modernleşelim” dese, onu bile yadırgamam.
Öcalan budur, PKK böyle bir harekettir zaten...
Nitekim, dün “önderlik cephesi”nden gelen açıklamalar, bunu teyid eder cinstendi.
Mesela, “Önder”, Baykal’ın “açılım” konusundaki eleştirilerine hak veriyor... “Eve dönüş” projesinin “devlet aklı” olduğunu, AK Parti’nin rol çaldığını, “iyi çalışılması” durumunda, iktidar partisinin bölgedeki gücünün azaltılacağını söylüyor. Bütün mesele AK Parti’ymiş gibi...
Gördüğünüz gibi, “kankalık” durumları devam ediyor...
Önderlik, süreçten, muhtemelen “gerici” saydığı (elini taşın altına koymuş) AK Parti’nin değil, “ilerlemeci” ve “modernleşmeci” refiklerinin kârlı çıkmasını istiyor.
Size de tuhaf gelmiyor mu bu durum?
URL: http://www.stargazete.com/gazete/yazar/onderlik-davayi-satti-mi-220919.htm Tarih: 24 Ekim 2009 Cumartesi, 00:01
*Argodaki anlamı
Wednesday, October 21, 2009
Sunday, October 18, 2009
"İNSANI YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN!"
ŞEYH EDEBALİ KİMDİR?
Şeyh Edebali (1206 - 1326) شيخ اده بالي, Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında yaşamış bir İslam ilahiyatçısı-din bilgini, Ahi şeyhi, Osman Gazi'nin kayınbabası ve hocası, Orhan Gazi'nin dedesi bir anlamda da sonradan imparatorluk olacak Osmanlı Devleti'nin fikir babasıdır.
Ciddi kaynaklara göre, aslen Karamanlı'dır. İlk tahsilini memleketinde yapan Edebali, tahsilini Şam'da tamamlamıştır. Tefsir, hadis ve özellikle İslam hukukunda uzmanlaşmıştır. Mevlana gibi, zamanının büyüklerinin sohbetinde bulunmuştur. Tasavvuf yoluna girdiği, Baba İlyas halifelerinin ileri gelenlerinden olduğu belirtilmektedir. Doğum tarihi kesin olmamakla beraber, 1206 yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir.
Alim, faal, varlıklı, çevresi için örnek teşkil eden bir kişi olan Şeyh Edebali, Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen köyde yaşar, yaptırmış olduğu zaviyede öğrenci yetiştirir ve halkı aydınlatırdı. Bilecik'te bir dergah yaptırmış, Osman Gazi'yi de birçok defa burada misafir etmiştir.
Rivayete göre, Osman Gazi'nin dergahta bulunduğu bir gece, rüyasında Şeyh Edebali'nin göğsünden bir ayın çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden bir büyük ağaç bitip dallarının alemi kapladığını, altından birçok nehirlerin çıkıp insanların bu sulardan geçtiklerini görmüştü. Sabah olup rüyayı anlatınca, Şeyh Edebali rüyayı şöyle tabir etmiştir:
"Sen, Ertuğrul Gazi oğlu Osman, babandan sonra bey olacaksın. Kızım Malhun Hatun la evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nur budur. Sizin soyunuzdan nice padişahlar gelecek, ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar, Allah nice insanın İslam'a kavuşmasına senin soyunu vesile edecektir."
Gerçekten de öyle olur, altı asırdan fazla devam edecek olan bir imparatorluğun temelleri Osman Gazi ile atılır ve bunun ilk müjdecisi Şeyh Edebali olur.
1326'da 125 yaşlarında Bilecik'te vefat etmiş, dergâhının yanında gömülmüştür.
Eskişehir'de de adına bir türbe yapılmıştır. Vefatından bir ay sonra kızı, dört ay sonra da damadı Osman Gazi vefat etmiştir.
Ünlü Osmanlı tarihçisi Cenabi'nin "Cenabî Tarihi" adıyla da bilinen "el-Hâfilü'l-Vâsıt ve Aylemü'z-Zâhirü'l-Muhît" adlı Arapça eserinin Süleymaniye Kütüphanesi'nde kayıtlı bir nüshasında mevcuttur. Mustafa Cenabi, 1540-1590 yılları arasında yaşamıştır, kendisi bütün kaynaklara göre Arap'tır, ondan önce kimse Edebalı'nın böyle bir vasıyetinden söz etmemiştir.
Kaynakça
İbn-i Kemâl (KemâlPaşazade Ahmed Şemsüddîn), "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", I. Defter, Millet Ktp. Ali Emîrî, Tarih ("Kemalpaşazade Tarihi" şeklinde de anılır)
Aşıkpaşazade, "Aşıkpaşazade Tarihi"
http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eeyh_Edebali
Şeyh Edebali (1206 - 1326) شيخ اده بالي, Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında yaşamış bir İslam ilahiyatçısı-din bilgini, Ahi şeyhi, Osman Gazi'nin kayınbabası ve hocası, Orhan Gazi'nin dedesi bir anlamda da sonradan imparatorluk olacak Osmanlı Devleti'nin fikir babasıdır.
Ciddi kaynaklara göre, aslen Karamanlı'dır. İlk tahsilini memleketinde yapan Edebali, tahsilini Şam'da tamamlamıştır. Tefsir, hadis ve özellikle İslam hukukunda uzmanlaşmıştır. Mevlana gibi, zamanının büyüklerinin sohbetinde bulunmuştur. Tasavvuf yoluna girdiği, Baba İlyas halifelerinin ileri gelenlerinden olduğu belirtilmektedir. Doğum tarihi kesin olmamakla beraber, 1206 yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir.
Alim, faal, varlıklı, çevresi için örnek teşkil eden bir kişi olan Şeyh Edebali, Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen köyde yaşar, yaptırmış olduğu zaviyede öğrenci yetiştirir ve halkı aydınlatırdı. Bilecik'te bir dergah yaptırmış, Osman Gazi'yi de birçok defa burada misafir etmiştir.
Rivayete göre, Osman Gazi'nin dergahta bulunduğu bir gece, rüyasında Şeyh Edebali'nin göğsünden bir ayın çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden bir büyük ağaç bitip dallarının alemi kapladığını, altından birçok nehirlerin çıkıp insanların bu sulardan geçtiklerini görmüştü. Sabah olup rüyayı anlatınca, Şeyh Edebali rüyayı şöyle tabir etmiştir:
"Sen, Ertuğrul Gazi oğlu Osman, babandan sonra bey olacaksın. Kızım Malhun Hatun la evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nur budur. Sizin soyunuzdan nice padişahlar gelecek, ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar, Allah nice insanın İslam'a kavuşmasına senin soyunu vesile edecektir."
Gerçekten de öyle olur, altı asırdan fazla devam edecek olan bir imparatorluğun temelleri Osman Gazi ile atılır ve bunun ilk müjdecisi Şeyh Edebali olur.
1326'da 125 yaşlarında Bilecik'te vefat etmiş, dergâhının yanında gömülmüştür.
Eskişehir'de de adına bir türbe yapılmıştır. Vefatından bir ay sonra kızı, dört ay sonra da damadı Osman Gazi vefat etmiştir.
Ünlü Osmanlı tarihçisi Cenabi'nin "Cenabî Tarihi" adıyla da bilinen "el-Hâfilü'l-Vâsıt ve Aylemü'z-Zâhirü'l-Muhît" adlı Arapça eserinin Süleymaniye Kütüphanesi'nde kayıtlı bir nüshasında mevcuttur. Mustafa Cenabi, 1540-1590 yılları arasında yaşamıştır, kendisi bütün kaynaklara göre Arap'tır, ondan önce kimse Edebalı'nın böyle bir vasıyetinden söz etmemiştir.
Kaynakça
İbn-i Kemâl (KemâlPaşazade Ahmed Şemsüddîn), "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", I. Defter, Millet Ktp. Ali Emîrî, Tarih ("Kemalpaşazade Tarihi" şeklinde de anılır)
Aşıkpaşazade, "Aşıkpaşazade Tarihi"
http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eeyh_Edebali
Saturday, October 17, 2009
SN ENGİN ARDIÇ'I MUHAKKİK OLARAK ATADIM!
A) ETİK Mİ DEĞİL Mİ?
B) TAKİBİ ŞİKAYETE Mİ BAĞLI YOKSA KAMU DAVASINI MI GEREKTİRİR? YOKSA BU İŞE RTÜK MU BAKAR?
C) 12 EYLÜL MİLLETİ YETERİNCE "DÖVEMEMİŞ" BAŞKA BİR SABAHA MI BIRAKMIŞTIR?
D) TOKAT KLASİK MİDİR YOKSA OSMANLI TOKATI MIDIR?
E) POPÜLER OLMAK İÇİN DARBE YAPMAK YERİNE MAGAZİN DÜNYASINA DAHİL OLMANIN SAHADA İSPATI MIDIR?
F)12 EYLÜL'ÜN APOLİTİZASYON HEDEFİ YAKALANMIŞ MIDIR?
G) BU OLAY NETEKİM BİRİNİN SAĞLIK DURUMUNU OLUMSUZ ETKİLER Mİ?
NOT: AĞABEY SEN "İNCELEME"YE BAŞLA BEN EK SORULARI GÖNDERİRİM!
İLGİ:http://webtv.hurriyet.com.tr/category.aspx?cid=3&vid=870&bid=1&hid=12714452
B) TAKİBİ ŞİKAYETE Mİ BAĞLI YOKSA KAMU DAVASINI MI GEREKTİRİR? YOKSA BU İŞE RTÜK MU BAKAR?
C) 12 EYLÜL MİLLETİ YETERİNCE "DÖVEMEMİŞ" BAŞKA BİR SABAHA MI BIRAKMIŞTIR?
D) TOKAT KLASİK MİDİR YOKSA OSMANLI TOKATI MIDIR?
E) POPÜLER OLMAK İÇİN DARBE YAPMAK YERİNE MAGAZİN DÜNYASINA DAHİL OLMANIN SAHADA İSPATI MIDIR?
F)12 EYLÜL'ÜN APOLİTİZASYON HEDEFİ YAKALANMIŞ MIDIR?
G) BU OLAY NETEKİM BİRİNİN SAĞLIK DURUMUNU OLUMSUZ ETKİLER Mİ?
NOT: AĞABEY SEN "İNCELEME"YE BAŞLA BEN EK SORULARI GÖNDERİRİM!
İLGİ:http://webtv.hurriyet.com.tr/category.aspx?cid=3&vid=870&bid=1&hid=12714452
Friday, October 16, 2009
AKLIN YOLU BİR!
CHP sol değil, devletçi bir parti
EMRE SONCAN ANKARA 17/10/2009 Murat Karayalçın'ın ardından Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) genel başkanlığı koltuğuna oturan Hüseyin Ergün, 'soldaki boşluğa' göz dikti.
Geniş tabanlı büyük bir buluşmayı gerçekleştirmek için görüşmeleri sürdüren Ergün, bir yandan da iktidar alternatifi olabilecek 'gerçek bir sol parti' için politikalar üretmeye çalışıyor. "CHP sol değil, devletçi bir partidir." eleştirisini getiren Ergün, sol siyasetin sivil, demokrat ve özgürlükçü olması gerektiğine dikkat çekiyor. Türkiye'de yıllardır 27 Mayıs 1960 darbesini 'ilerici' olarak tanıtan çevreleri eleştiren Ergün, "Darbenin ilericisi olmaz. 27 Mayıs da gericidir." şeklinde ezber bozan çıkışlar yapıyor. Ergenekon'u 'darbelere taşeronluk yapmak'la suçlarken bütün demokratları soruşturmaya destek olmaya çağırıyor. 'Demokratik açılım' konusunda da CHP'den farklı düşünen Ergün'e göre, AK Parti hükümeti sonuna kadar 'açılım'ın arkasında durmalı. SHP lideri, başörtüsü konusunda da AK Parti'den daha ileri bir dil kullanıyor: "Devlet dairesinde başı örtülü de, açık da yan yana çalışabilir. Bunda bir tehlike görmüyorum. Meseleye özgürlükler açısından bakılmalı."
FAİLİ MEÇHULLER ERGENEKON İŞİ
Hüseyin Ergün, 10 Aralık Hareketi ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras'ın içinde bulunduğu geniş tabanlı bir siyasi oluşumun en kısa sürede hayata geçirileceğini kaydediyor. Ergün, "Sol, halkın oyuyla iktidara gelmiş yönetimleri kabullenmelidir. Halkla gelen, halkla gider. Sol, politikalarını askere ve bürokrasiye yaslanarak oluşturmamalı." görüşlerini dile getiriyor. Bu noktada CHP'ye sert eleştiriler yöneltirken, bu partinin genel başkanı Deniz Baykal'ın aksine Ergenekon'a yükleniyor. "Faili meçhullerin arkasında Ergenekon'un olduğunu biliyoruz. Darbe ortamı oluşturmak için taşeronluk yapıyorlar. Devletle ilintili suç örgütleri tasfiye edilmeli. İnsanlar korkusuzca yaşamalı." diyor. Ergün, demokratik olmayan yollardan iktidarı değiştirmeye çalışanların da yaptıklarına pişman edilmesi gerektiğini savunuyor.
"Böyle bir ülkenin başbakanları, bir gece dahi rahat uyuyamamalı." diyen SHP Genel Başkanı, 'demokratik açılım' konusunda herkesin mutabakatının aranmasına gerek olmadığı düşüncesinde. Ergün, ileri toplumlarda bütün bireylerin aynı noktada buluşmasının mümkün olamayacağına dikkat çekerek, sorunun bir an önce çözülmesi gerektiğini vurguluyor.
Başörtüsü konusunda kendisini 'sol' olarak tarif eden partilere göre farklı düşünen Ergün, yasağı 'saçmalık' olarak niteliyor. Ergün, Türkiye'de dini hassasiyetlere sahip birçok vatandaşın mağdur edildiği 28 Şubat süreci için ise, "O, bir senaryoydu, güç dengelerini değiştirdi." değerlendirmesini yapıyor.
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=904391&title=chp-sol-degil-devletci-bir-parti
EMRE SONCAN ANKARA 17/10/2009 Murat Karayalçın'ın ardından Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) genel başkanlığı koltuğuna oturan Hüseyin Ergün, 'soldaki boşluğa' göz dikti.
Geniş tabanlı büyük bir buluşmayı gerçekleştirmek için görüşmeleri sürdüren Ergün, bir yandan da iktidar alternatifi olabilecek 'gerçek bir sol parti' için politikalar üretmeye çalışıyor. "CHP sol değil, devletçi bir partidir." eleştirisini getiren Ergün, sol siyasetin sivil, demokrat ve özgürlükçü olması gerektiğine dikkat çekiyor. Türkiye'de yıllardır 27 Mayıs 1960 darbesini 'ilerici' olarak tanıtan çevreleri eleştiren Ergün, "Darbenin ilericisi olmaz. 27 Mayıs da gericidir." şeklinde ezber bozan çıkışlar yapıyor. Ergenekon'u 'darbelere taşeronluk yapmak'la suçlarken bütün demokratları soruşturmaya destek olmaya çağırıyor. 'Demokratik açılım' konusunda da CHP'den farklı düşünen Ergün'e göre, AK Parti hükümeti sonuna kadar 'açılım'ın arkasında durmalı. SHP lideri, başörtüsü konusunda da AK Parti'den daha ileri bir dil kullanıyor: "Devlet dairesinde başı örtülü de, açık da yan yana çalışabilir. Bunda bir tehlike görmüyorum. Meseleye özgürlükler açısından bakılmalı."
FAİLİ MEÇHULLER ERGENEKON İŞİ
Hüseyin Ergün, 10 Aralık Hareketi ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras'ın içinde bulunduğu geniş tabanlı bir siyasi oluşumun en kısa sürede hayata geçirileceğini kaydediyor. Ergün, "Sol, halkın oyuyla iktidara gelmiş yönetimleri kabullenmelidir. Halkla gelen, halkla gider. Sol, politikalarını askere ve bürokrasiye yaslanarak oluşturmamalı." görüşlerini dile getiriyor. Bu noktada CHP'ye sert eleştiriler yöneltirken, bu partinin genel başkanı Deniz Baykal'ın aksine Ergenekon'a yükleniyor. "Faili meçhullerin arkasında Ergenekon'un olduğunu biliyoruz. Darbe ortamı oluşturmak için taşeronluk yapıyorlar. Devletle ilintili suç örgütleri tasfiye edilmeli. İnsanlar korkusuzca yaşamalı." diyor. Ergün, demokratik olmayan yollardan iktidarı değiştirmeye çalışanların da yaptıklarına pişman edilmesi gerektiğini savunuyor.
"Böyle bir ülkenin başbakanları, bir gece dahi rahat uyuyamamalı." diyen SHP Genel Başkanı, 'demokratik açılım' konusunda herkesin mutabakatının aranmasına gerek olmadığı düşüncesinde. Ergün, ileri toplumlarda bütün bireylerin aynı noktada buluşmasının mümkün olamayacağına dikkat çekerek, sorunun bir an önce çözülmesi gerektiğini vurguluyor.
Başörtüsü konusunda kendisini 'sol' olarak tarif eden partilere göre farklı düşünen Ergün, yasağı 'saçmalık' olarak niteliyor. Ergün, Türkiye'de dini hassasiyetlere sahip birçok vatandaşın mağdur edildiği 28 Şubat süreci için ise, "O, bir senaryoydu, güç dengelerini değiştirdi." değerlendirmesini yapıyor.
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=904391&title=chp-sol-degil-devletci-bir-parti
Thursday, October 15, 2009
İTTİHATÇILIK BAŞKA BİR ŞEY SOLCULUK BAŞKA BİR ŞEY!
CHP'yi protesto eden işçiler bugün Ankara'da
CHP'li İzmir Karşıyaka Belediyesi tarafından beş ay önce işten çıkarılan 276 işçi, protesto yürüyüşünde sona yaklaştı. CHP lideri Deniz Baykal ve Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak'ı protesto etmek amacı ile İzmir'den Ankara'ya yürüyen yaklaşık 70 işçi, bugün öğle saatlerinde Ankara sınırlarına girecek.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=903984&title=chpyi-protesto-eden-isciler-bugun-ankarada
CHP'li İzmir Karşıyaka Belediyesi tarafından beş ay önce işten çıkarılan 276 işçi, protesto yürüyüşünde sona yaklaştı. CHP lideri Deniz Baykal ve Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak'ı protesto etmek amacı ile İzmir'den Ankara'ya yürüyen yaklaşık 70 işçi, bugün öğle saatlerinde Ankara sınırlarına girecek.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=903984&title=chpyi-protesto-eden-isciler-bugun-ankarada
Wednesday, October 14, 2009
Friday, October 9, 2009
8 TEMMUZ AÇIKLAMASI
DARBECİLİK VE GOŞİZM İŞÇİ SINIFI MÜCADELESİNE TERSDİR!
İLGİ:Silahlı saldırı sonrası hastanede tedavisi süren DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, tansiyon düşüklüğü sorunu yaşadığını ancak durumunun iyi olduğunu söyledi. IMF protestoları sırasında çıkan olayları da hasta yatağında değerlendiren Çelebi, vurdulu kırdılı protestoları tasvip etmediğini, ancak gösterilere devam edeceklerini belirtti.
http://yenisafak.com.tr/Gundem/Default.aspx?t=09.10.2009&area=3&c=1&i=215719
İLGİ:Silahlı saldırı sonrası hastanede tedavisi süren DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, tansiyon düşüklüğü sorunu yaşadığını ancak durumunun iyi olduğunu söyledi. IMF protestoları sırasında çıkan olayları da hasta yatağında değerlendiren Çelebi, vurdulu kırdılı protestoları tasvip etmediğini, ancak gösterilere devam edeceklerini belirtti.
http://yenisafak.com.tr/Gundem/Default.aspx?t=09.10.2009&area=3&c=1&i=215719
Wednesday, October 7, 2009
Çelebi: Saldırgana bir borcum yok
07/10/2009 Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Başkanı Süleyman Çelebi, kendisini vuran kişiye herhangi bir borcu bulunmadığını söyledi.
Çelebi, "Bu saldırının DİSK'i ve şahsımı yıpratmaya yönelik bir komplo olduğu yönünde endişem ağır basmaktadır." dedi.
Konuyla ilgili yazılı bir açıklama yapan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, öncelikle, uğradığı silahlı saldırı nedeniyle geçmiş olsun dileklerini sunan başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olmak üzere, önceki cumhurbaşkanları, hükümet adına arayan ve ziyaret eden bakanlara, parti genel başkanlarına, yöneticilerine, tüm devlet erkanına, dostlarına, arkadaşlarına ve DİSK'lilere teşekkür etti.
Kendisinin ve ailesinin böyle bir olay nedeniyle gündeme gelmiş olmasından dolayı ailece çok üzüntülü olduklarını söyleyen Süleyman Çelebi, Türkiye'nin yoğun gündemi içinde DİSK'in, şahsına yönelik bu saldırı ile gündemde yer almasının da üzüntüsünü artırdığını dile getirdi. Çelebi, "Bir üzüntüm de, saldırı ile ilgili yayınlanan haberlerdir. Bu konudaki spekülasyonları ve bilgi kirliliğini ortadan kaldırmak için bu açıklamayı yapıyorum." ifadelerini kullandı.
Süleyman Çelebi şu açıklamaları yaptı: "Hemen şunu ifade etmek isterim ki, saldırgan şahsın ifadelerine dayanılarak yapılan haberler gerçek dışıdır. Benim, saldırgan Rıza Tunçbilek ile hiçbir ticari ilişkim yoktur, hiçbir zaman olmamıştır. Bu şahısla herhangi bir alacak verecek ilişkim de yoktur. Benim, saldırgan ile hapishaneden tanıştığım iddiaları gerçek dışıdır. Ben, sendikacı arkadaşlarımla birlikte sadece DİSK davasından yargılandım ve ondan da beraat ettim. Bilindiği gibi, 1980 askeri darbesiyle DİSK'in faaliyetleri durdurulduğunda ben de diğer sendikacı arkadaşlarımla birlikte tutuklandım. 1984 yılına kadar tutuklu kaldım. Tutukluluğum sona erip hapishaneden çıktığımda, herkes gibi geçimimi sağlamak için ticari faaliyete başladım. DİSK'in yeniden faaliyete başlamasıyla, Genel Sekreter olarak DİSK'teki sendikacılık görevime döndüğüm 1992 yılına kadar ticari faaliyete devam ettim; sonra bıraktım."
Söz konusu şahsı ve kardeşini, 1980'li yıllarda oturduğu mahalleden tanıdığını söyleyen Süleyman Çelebi, "Halı ticareti yaptığım bu yıllarda, kendileri de hapishaneden çıkmış olan bu gençlere destek olmak için, kendilerine zaman zaman pazarda satmaları için halı verdim. Benim Rıza Tunçbilek ile başka hiçbir ilişkim olmadı. Bir ara, saldırganın kardeşi Cahit Tunçbilek ile ihracat yapmak amacıyla ortak bir şirket kurduk. Ancak bu şirket başarılı olamadı, zaten kısa bir süre sonra ben ve eşim de şirketteki hisselerimizi devrederek ayrıldık. Bu süre içinde aramızda herhangi bir borç ilişkisi oluşmadı. Sadece bir kez, Cahit Tunçbilek, ağabeyimin kendisinden 5 bin TL istediğini söyleyerek benim fikrimi sordu. Ben de, ağabeyimin bu borcu ödeyebileceğini, borcu verebileceğini söyledim. Sonra zaten bu borç ödendi. Bunun dışında asla hiçbir alacak verecek ilişkisine girmedim. Zaten yeniden sendikacılık görevine döndükten sonra, bu kişilerle görüşmemiz de kesildi." şeklinde konuştu.
Gazetelerde söylendiği gibi, bir otel satışından sonra kendisinin Rıza Tunçbilek'ten para aldığı, sonra da onu ödemediği yönündeki iddiaların kesinlikle gerçek dışı ve asılsız olduğunu belirten Çelebi, "Cahit Tunçbilek ile kısa süren ortaklık dışında bir ilişkimiz olmamıştır. Rıza Tunçbilek'le ise hiçbir zaman hiçbir ticari ya da borç ilişkimiz olmamıştır." açıklamasını yaptı.
SALDIRI ANINI ANLATTI
Süleyman Çelebi yaptığı açıklamada saldırı günü yaşananları şöyle anlattı: "Bundan 2,5 ay önce, Rıza Tunçbilek beni ziyaret ederek, 'Bana 2,5 trilyon borcun var' dedi. Ben 'Herhalde şaka yapıyor' diye düşündüm. O görüşmede, Rıza Tunçbilek'in ekonomik durumunun kötü olduğunu, büyük sıkıntı yaşadığını, yaşadığı sorunların psikolojik durumunu da olumsuz etkilediğini hissettim. Daha sonra arayarak yeniden gelmek istediğini söyledi. Ben de, 'Belki bu kez ikna ederim' diyerek kabul ettim. Bana silahlı bir saldırıda bulunacağı aklımın köşesinden geçmedi. Öyle bir şey hissetseydim, elbette daha tedbirli davranırdım. Görüşmeye geldi, odama girdi ve oturdu. O ara Genel Sekreterimiz Tayfun Görgün de odanın kapısına geldi. 'Özel ise girmeyeyim' dedi. Ben de, 'Özel değil, girebilirsin' dedim. Tayfun Bey de geldi ve oturdu. Saldırgan yine, 'Bana 2,5 trilyon borcun var, öde' dedi. Ben de ikna etmek, sakinleştirmek amacıyla, 'Ne zaman aldım bu borcu?' diye sordum. '1995 yılında 225 bin mark borç verdim, 50 binini ödedin, 175 bin mark borcun kaldı. O da şimdi 2,5 trilyon oldu' gibi ciddi olmayan, tamamen uydurma taleplerde bulundu.
Rıza Tunçbilek'in ruh halinin normal olmadığını anladım. Çünkü, 'Biz seninle Beylikdüzü'nde, Bakırköy'de parklarda buluştuk' gibi tamamen hayal mahsulü, uydurma sözler de söyledi. Daha sonra ayağa kalkarak ceketini çıkardı ve silahını eline alarak üzerime ateş etti. 'Seni öldüreceğim' diye bağırarak ikinci şarjörü takmak üzereyken, içeri giren koruma polisim tarafından engellendi. Sonra saldırgan polise teslim edildi; arkadaşlarım da beni hastaneye getirdi. Olay bundan ibarettir. Bir kez daha söylüyorum: Bu şahısla hiçbir ticari ilişkim veya alacak verecek meselem yoktur. Ya bu şahıs psikolojik bir travma içerisinde saldırıyı kişisel olarak yapmıştır veya bu durumunu bilen birileri tarafından yönlendirilmiştir. Bunu bilemiyorum, ancak bunun DİSK'i ve şahsımı yıpratmaya yönelik bir komplo olduğu yönünde endişem ağır basmaktadır. Esas araştırılması gereken budur. Umuyorum ki yargı sürecinde her şey bütün netliğiyle açığa çıkacaktır. Biz bu olayın sonuna kadar takipçisi olacağız. Hukuki olarak ne yapılması gerekiyorsa yapacağız. Ne yazık ki bugün ülkemizde, her an herhangi bir sebeple kan dökmeye hazır binlerce sorunlu insan vardır. Bu insanlar kişisel olarak veya kullanılarak suç işlemeye hazırdırlar. Bugün benim başıma gelen yarın başkasına da olabilir. Soruna bu boyutta bakıp gerekli tedbirler mutlaka alınmalıdır. Bir kez daha, bu olayla gündeme gelmiş olmaktan duyduğum üzüntüyü kamuoyuyla paylaşmak istiyorum. Beni yalnız bırakmayan herkese teşekkürlerimi sunuyorum." (CİHAN)
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=900573&title=celebi-saldirgana-bir-borcum-yok
07/10/2009 Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Başkanı Süleyman Çelebi, kendisini vuran kişiye herhangi bir borcu bulunmadığını söyledi.
Çelebi, "Bu saldırının DİSK'i ve şahsımı yıpratmaya yönelik bir komplo olduğu yönünde endişem ağır basmaktadır." dedi.
Konuyla ilgili yazılı bir açıklama yapan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, öncelikle, uğradığı silahlı saldırı nedeniyle geçmiş olsun dileklerini sunan başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olmak üzere, önceki cumhurbaşkanları, hükümet adına arayan ve ziyaret eden bakanlara, parti genel başkanlarına, yöneticilerine, tüm devlet erkanına, dostlarına, arkadaşlarına ve DİSK'lilere teşekkür etti.
Kendisinin ve ailesinin böyle bir olay nedeniyle gündeme gelmiş olmasından dolayı ailece çok üzüntülü olduklarını söyleyen Süleyman Çelebi, Türkiye'nin yoğun gündemi içinde DİSK'in, şahsına yönelik bu saldırı ile gündemde yer almasının da üzüntüsünü artırdığını dile getirdi. Çelebi, "Bir üzüntüm de, saldırı ile ilgili yayınlanan haberlerdir. Bu konudaki spekülasyonları ve bilgi kirliliğini ortadan kaldırmak için bu açıklamayı yapıyorum." ifadelerini kullandı.
Süleyman Çelebi şu açıklamaları yaptı: "Hemen şunu ifade etmek isterim ki, saldırgan şahsın ifadelerine dayanılarak yapılan haberler gerçek dışıdır. Benim, saldırgan Rıza Tunçbilek ile hiçbir ticari ilişkim yoktur, hiçbir zaman olmamıştır. Bu şahısla herhangi bir alacak verecek ilişkim de yoktur. Benim, saldırgan ile hapishaneden tanıştığım iddiaları gerçek dışıdır. Ben, sendikacı arkadaşlarımla birlikte sadece DİSK davasından yargılandım ve ondan da beraat ettim. Bilindiği gibi, 1980 askeri darbesiyle DİSK'in faaliyetleri durdurulduğunda ben de diğer sendikacı arkadaşlarımla birlikte tutuklandım. 1984 yılına kadar tutuklu kaldım. Tutukluluğum sona erip hapishaneden çıktığımda, herkes gibi geçimimi sağlamak için ticari faaliyete başladım. DİSK'in yeniden faaliyete başlamasıyla, Genel Sekreter olarak DİSK'teki sendikacılık görevime döndüğüm 1992 yılına kadar ticari faaliyete devam ettim; sonra bıraktım."
Söz konusu şahsı ve kardeşini, 1980'li yıllarda oturduğu mahalleden tanıdığını söyleyen Süleyman Çelebi, "Halı ticareti yaptığım bu yıllarda, kendileri de hapishaneden çıkmış olan bu gençlere destek olmak için, kendilerine zaman zaman pazarda satmaları için halı verdim. Benim Rıza Tunçbilek ile başka hiçbir ilişkim olmadı. Bir ara, saldırganın kardeşi Cahit Tunçbilek ile ihracat yapmak amacıyla ortak bir şirket kurduk. Ancak bu şirket başarılı olamadı, zaten kısa bir süre sonra ben ve eşim de şirketteki hisselerimizi devrederek ayrıldık. Bu süre içinde aramızda herhangi bir borç ilişkisi oluşmadı. Sadece bir kez, Cahit Tunçbilek, ağabeyimin kendisinden 5 bin TL istediğini söyleyerek benim fikrimi sordu. Ben de, ağabeyimin bu borcu ödeyebileceğini, borcu verebileceğini söyledim. Sonra zaten bu borç ödendi. Bunun dışında asla hiçbir alacak verecek ilişkisine girmedim. Zaten yeniden sendikacılık görevine döndükten sonra, bu kişilerle görüşmemiz de kesildi." şeklinde konuştu.
Gazetelerde söylendiği gibi, bir otel satışından sonra kendisinin Rıza Tunçbilek'ten para aldığı, sonra da onu ödemediği yönündeki iddiaların kesinlikle gerçek dışı ve asılsız olduğunu belirten Çelebi, "Cahit Tunçbilek ile kısa süren ortaklık dışında bir ilişkimiz olmamıştır. Rıza Tunçbilek'le ise hiçbir zaman hiçbir ticari ya da borç ilişkimiz olmamıştır." açıklamasını yaptı.
SALDIRI ANINI ANLATTI
Süleyman Çelebi yaptığı açıklamada saldırı günü yaşananları şöyle anlattı: "Bundan 2,5 ay önce, Rıza Tunçbilek beni ziyaret ederek, 'Bana 2,5 trilyon borcun var' dedi. Ben 'Herhalde şaka yapıyor' diye düşündüm. O görüşmede, Rıza Tunçbilek'in ekonomik durumunun kötü olduğunu, büyük sıkıntı yaşadığını, yaşadığı sorunların psikolojik durumunu da olumsuz etkilediğini hissettim. Daha sonra arayarak yeniden gelmek istediğini söyledi. Ben de, 'Belki bu kez ikna ederim' diyerek kabul ettim. Bana silahlı bir saldırıda bulunacağı aklımın köşesinden geçmedi. Öyle bir şey hissetseydim, elbette daha tedbirli davranırdım. Görüşmeye geldi, odama girdi ve oturdu. O ara Genel Sekreterimiz Tayfun Görgün de odanın kapısına geldi. 'Özel ise girmeyeyim' dedi. Ben de, 'Özel değil, girebilirsin' dedim. Tayfun Bey de geldi ve oturdu. Saldırgan yine, 'Bana 2,5 trilyon borcun var, öde' dedi. Ben de ikna etmek, sakinleştirmek amacıyla, 'Ne zaman aldım bu borcu?' diye sordum. '1995 yılında 225 bin mark borç verdim, 50 binini ödedin, 175 bin mark borcun kaldı. O da şimdi 2,5 trilyon oldu' gibi ciddi olmayan, tamamen uydurma taleplerde bulundu.
Rıza Tunçbilek'in ruh halinin normal olmadığını anladım. Çünkü, 'Biz seninle Beylikdüzü'nde, Bakırköy'de parklarda buluştuk' gibi tamamen hayal mahsulü, uydurma sözler de söyledi. Daha sonra ayağa kalkarak ceketini çıkardı ve silahını eline alarak üzerime ateş etti. 'Seni öldüreceğim' diye bağırarak ikinci şarjörü takmak üzereyken, içeri giren koruma polisim tarafından engellendi. Sonra saldırgan polise teslim edildi; arkadaşlarım da beni hastaneye getirdi. Olay bundan ibarettir. Bir kez daha söylüyorum: Bu şahısla hiçbir ticari ilişkim veya alacak verecek meselem yoktur. Ya bu şahıs psikolojik bir travma içerisinde saldırıyı kişisel olarak yapmıştır veya bu durumunu bilen birileri tarafından yönlendirilmiştir. Bunu bilemiyorum, ancak bunun DİSK'i ve şahsımı yıpratmaya yönelik bir komplo olduğu yönünde endişem ağır basmaktadır. Esas araştırılması gereken budur. Umuyorum ki yargı sürecinde her şey bütün netliğiyle açığa çıkacaktır. Biz bu olayın sonuna kadar takipçisi olacağız. Hukuki olarak ne yapılması gerekiyorsa yapacağız. Ne yazık ki bugün ülkemizde, her an herhangi bir sebeple kan dökmeye hazır binlerce sorunlu insan vardır. Bu insanlar kişisel olarak veya kullanılarak suç işlemeye hazırdırlar. Bugün benim başıma gelen yarın başkasına da olabilir. Soruna bu boyutta bakıp gerekli tedbirler mutlaka alınmalıdır. Bir kez daha, bu olayla gündeme gelmiş olmaktan duyduğum üzüntüyü kamuoyuyla paylaşmak istiyorum. Beni yalnız bırakmayan herkese teşekkürlerimi sunuyorum." (CİHAN)
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=900573&title=celebi-saldirgana-bir-borcum-yok
GÖRÜLEN LÜZUM ÜZERİNE!
"Fakat Kılıçdaroğlu bu potu cahilliğinden kırdıysa kötü... Bilerek konuştuysa, o daha da kötü...Benim söyleyeceğim şudur: Parvus'u "kültür mozaiğimiz" içinde kabul eden Kemal Kılıçdaroğlu'na, değil oy vermek, günahımı bile vermem. "
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2009/10/07/parvus_efendi
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2009/10/07/parvus_efendi
Tuesday, October 6, 2009
BİLGİYİ UZAKLARDA ARAMA, TBMM KÜTÜPHANESİ ÇOK YAKIN! (20 ADIM)
[PDF]
A. Haluk TARHAN
Dosya Biçimi: PDF/Adobe Acrobat - HTML olarak görüntüleA. Haluk TARHAN ..... [BEHRAM] A. Haluk TARH AN. 1961 Ankara doğumlu. 1979 Polis Koleji, 1984 Polis Efistitüsü (Al^demisi) Lisans mezunu. ...kutuphane.tbmm.gov.tr:8088/2003/200300016.pdf -
ÜNİTE 3
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI
ÖRNEK OLAY II
S.53
veya
Paul DUMONT, MUSTAFA KEMAL, Ankara 1993, s.1-2.
İLGİ: http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2009/10/07/parvus_efendi
A. Haluk TARHAN
Dosya Biçimi: PDF/Adobe Acrobat - HTML olarak görüntüleA. Haluk TARHAN ..... [BEHRAM] A. Haluk TARH AN. 1961 Ankara doğumlu. 1979 Polis Koleji, 1984 Polis Efistitüsü (Al^demisi) Lisans mezunu. ...kutuphane.tbmm.gov.tr:8088/2003/200300016.pdf -
ÜNİTE 3
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI
ÖRNEK OLAY II
S.53
veya
Paul DUMONT, MUSTAFA KEMAL, Ankara 1993, s.1-2.
İLGİ: http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2009/10/07/parvus_efendi
Monday, October 5, 2009
Sunday, October 4, 2009
TÜM ANTİ-DEMOKRATİK REJİMLERE KARŞI DİRENİŞ VAR YILGINLIK YOK!
http://images.google.com.tr/images?hl=tr&q=MAREK+EDELMAN+FOTO&um=1&ie=UTF-8&ei=RYvJSujNENaHsAbx7NXjDg&sa=X&oi=image_result_group&ct=title&resnum=1"Dün gazetede okudum, şimdi de Marek Edelman ölmüş. Direnişçilerin sonuncusu...O da babamla yaşıttı, doksan yaşında yatağında öldü. İsrail hükümetlerine çok kızıyor, Filistin politikalarını şiddetle eleştiriyor, "Almanlar'ın bize yaptıklarının benzerini biz şimdi Araplar'a yapmayalım" diyor, tabii bir milli kahraman, "koskoca Edelman" olduğu için kimse de ona ağzını açamıyordu.Getto direnişçileri içinde yatağında ölen tek kişi oldu. Doksanını göreceğini tasavvur edebilir miydi? O sıralar henüz doğmamış bir Türk çocuğunun, altmış altı yıl sonra çıkıp arkasından ağıt yakacağı aklına gelebilir miydi?Hangi havrada tören yapılacaksa, ben elhamdülillah Müslüman'ım ama, yiğidim arslanım Marek'e lütfen benim için de bir "kadiş" okusunlar, varsa böyle bir uygulamaları: Yisgadal v'yiskadaş, ş'mayh rabo... B'ol'mo di v'ro şir usayh... V'yamlih malhusayh, b'ha yayhon uvyomayhon... Omayn... "
Saturday, October 3, 2009
Friday, October 2, 2009
TÜRKİYE SOLUNDA ÇOCUK HASTALIKLARI: "ÇAKMA"LIK VE "ŞABLON"CULUK
Nike marka ayakkabıyla kapitalizm protestosu
İstanbul'da ikinci kez yapılan IMF-Dünya Bankası toplantıları ilginç bir olaya sahne oldu. Eski ABD Başkanı Bush'a Irak'ta yapılan ayakkabılı protestonun bir benzeri IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn'ın da başına geldi.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=898406&title=nike-marka-ayakkabiyla-kapitalizm-protestosu#
İstanbul'da ikinci kez yapılan IMF-Dünya Bankası toplantıları ilginç bir olaya sahne oldu. Eski ABD Başkanı Bush'a Irak'ta yapılan ayakkabılı protestonun bir benzeri IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn'ın da başına geldi.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=898406&title=nike-marka-ayakkabiyla-kapitalizm-protestosu#
Thursday, October 1, 2009
Subscribe to:
Comments (Atom)










