Sunday, February 28, 2010
Friday, February 26, 2010
Thursday, February 25, 2010
DEKATLON-HALUK ÖNCEL DİYOR Kİ: BİZ "ÇAKMA" DEĞİLDİK!

Üzülerek söylüyorum solcular haklıydı!
Ergenekon gerçeğinin bizi getirdiği noktadan geriye doğru Türkiye'ye bakıldığında sol kesimin daha doğru yerde konumlandığı anlaşılıyor.
Sağcılar ise daha duygusal olarak vatan-millet taraftarı olmakla birlikte yanlış yerde durmuşlar ve genellikle yanlışa hizmet etmişler.
Ergenekon gerçeği bize her iki kesimin de aynı eller tarafından kullanıldığını fakat sürekli birbiriyle çatıştırıldığını gösterdi.
Solcular "NATO'ya hayır" derken aslında ilkesel olarak doğruyu söylüyorlardı.
Solcular "Kontrgerillaya hayır" derken de doğruyu söylüyorlardı.
Özel Harp Dairesi'ne karşı çıkarken de, "6. Filo'ya hayır" derken de doğru yerde konumlanmışlardı.
"Katil oligarşi" derken gerçekleri ifade ediyorlardı.
"Amerika'ya hayır" derken de...
Bugün ortaya çıkan gerçekler Türkiye'nin bir numaralı sorununun NATO'ya girmesi ile kurulan Özel Harp Dairesi'nin millete karşı yürüttüğü özel harp teknikleriyle halkı birbirine karşı tahrik etmesi ve askeri darbeye giden yolda sonuç almasıdır.
Bunu yaparken sağcı kesimin din-vatan-millet duyguları devamlı surette istismar edilmiş, ülkenin askeri darbe eşiğine getirilmesinde solculara karşı sağcılar kullanılmıştır.
Sağcılar "Ya Allah, Bismillah, Allahuekber" diye bağırırken aslında kimin oyuncağı olduklarının farkında bile değillerdi.
Sağcıların çoğu samimane vatan ve millet için savaştıklarını sanıyorlardı. Ama onları solculara karşı savaştıranların "Allah" ile "Bismillah" ile işi olamayacağını nereden bileceklerdi?
Defterlerin sağdan verilmesi sağcılığı açıklamıyor. Bu başka bir konu.
Cehennemde yollar sola doğru kıvrılıyor da olabilir. Ama o da başka bir konu.
Sağcı dediğimiz çoğunlukla MHP'li gençlik bugün de hâlâ her şeye rağmen aynı noktada maalesef.
Bir kısmı, özellikle 12 Eylül darbesi ile birlikte zindanlara atılanlar...
İşkenceden geçirilenler...
Sabah namazı vaktinde arkadaşları idam edilenler durumun farkına geç de olsa varmışlardır.
Ama bugün geri çekilmişlerdir.
Hangi devlet, hangi düzen için, kimlerin çıkarı için, neden niçin dövüştüklerini bugün daha iyi değerlendiriyorlar.
Bugün kesinlikle ortaya çıkmıştır ki, Türkiye'de darbe süreçleri NATO-Amerika süreçleridir.
NATO-Amerika ortaklığıdır!
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çöktüğü için Türkiye'de Ergenekon tasfiye ediliyor.
Fakat ne ilginçtir bugün Ergenekon'a karşı yürütülen tasfiye harekâtına solcuların sahip çıkması, destek olmaları gerekirken, onlar bundan içtinap ediyorlar.
Ergenekon'a sahip çıkıyorlar.
Beni şaşırtan da bu.
Başlangıçta daha doğru yerde konumlanan solcular bugün Ergenekon'a karşı girişilen tasfiye hareketinde neden Ergenekon'un yanında konuşlanıyorlar?
http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/93170-uzulerek-soyluyorum-solcular-hakliydi-makalesi.aspx
Sağcılar ise daha duygusal olarak vatan-millet taraftarı olmakla birlikte yanlış yerde durmuşlar ve genellikle yanlışa hizmet etmişler.
Ergenekon gerçeği bize her iki kesimin de aynı eller tarafından kullanıldığını fakat sürekli birbiriyle çatıştırıldığını gösterdi.
Solcular "NATO'ya hayır" derken aslında ilkesel olarak doğruyu söylüyorlardı.
Solcular "Kontrgerillaya hayır" derken de doğruyu söylüyorlardı.
Özel Harp Dairesi'ne karşı çıkarken de, "6. Filo'ya hayır" derken de doğru yerde konumlanmışlardı.
"Katil oligarşi" derken gerçekleri ifade ediyorlardı.
"Amerika'ya hayır" derken de...
Bugün ortaya çıkan gerçekler Türkiye'nin bir numaralı sorununun NATO'ya girmesi ile kurulan Özel Harp Dairesi'nin millete karşı yürüttüğü özel harp teknikleriyle halkı birbirine karşı tahrik etmesi ve askeri darbeye giden yolda sonuç almasıdır.
Bunu yaparken sağcı kesimin din-vatan-millet duyguları devamlı surette istismar edilmiş, ülkenin askeri darbe eşiğine getirilmesinde solculara karşı sağcılar kullanılmıştır.
Sağcılar "Ya Allah, Bismillah, Allahuekber" diye bağırırken aslında kimin oyuncağı olduklarının farkında bile değillerdi.
Sağcıların çoğu samimane vatan ve millet için savaştıklarını sanıyorlardı. Ama onları solculara karşı savaştıranların "Allah" ile "Bismillah" ile işi olamayacağını nereden bileceklerdi?
Defterlerin sağdan verilmesi sağcılığı açıklamıyor. Bu başka bir konu.
Cehennemde yollar sola doğru kıvrılıyor da olabilir. Ama o da başka bir konu.
Sağcı dediğimiz çoğunlukla MHP'li gençlik bugün de hâlâ her şeye rağmen aynı noktada maalesef.
Bir kısmı, özellikle 12 Eylül darbesi ile birlikte zindanlara atılanlar...
İşkenceden geçirilenler...
Sabah namazı vaktinde arkadaşları idam edilenler durumun farkına geç de olsa varmışlardır.
Ama bugün geri çekilmişlerdir.
Hangi devlet, hangi düzen için, kimlerin çıkarı için, neden niçin dövüştüklerini bugün daha iyi değerlendiriyorlar.
Bugün kesinlikle ortaya çıkmıştır ki, Türkiye'de darbe süreçleri NATO-Amerika süreçleridir.
NATO-Amerika ortaklığıdır!
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çöktüğü için Türkiye'de Ergenekon tasfiye ediliyor.
Fakat ne ilginçtir bugün Ergenekon'a karşı yürütülen tasfiye harekâtına solcuların sahip çıkması, destek olmaları gerekirken, onlar bundan içtinap ediyorlar.
Ergenekon'a sahip çıkıyorlar.
Beni şaşırtan da bu.
Başlangıçta daha doğru yerde konumlanan solcular bugün Ergenekon'a karşı girişilen tasfiye hareketinde neden Ergenekon'un yanında konuşlanıyorlar?
http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/93170-uzulerek-soyluyorum-solcular-hakliydi-makalesi.aspx
Wednesday, February 24, 2010
DEKATLON "GÜNLÜK"ÜNÜN REDAKSİYONU! (Redaktör arkadaşıma teşekkür ederim.)
Muhtıracılar da gözaltında!
Yaşar Büyükanıt'ın "27 Nisan bildirisi muhtıra değildi" açıklaması çok ilginç bir geri adım oldu.
Yaşar Büyükanıt Paşa ile 27 Nisan E-Muhtırası arasında aslında gerçek bir ilişki yok.
27 Nisan E-Muhtırası'nı yazdırıp yayınlatan, Yaşar Büyükanıt'ın o zaman 2. Başkanı olan ve şu sıralarda darbecilikten gözaltına alınan General Ergin Saygun'dur.
Bunu yazmak Yaşar Büyükanıt'ı temize çıkarmak olarak anlaşılmamalı.
Bir durum tespiti yapıyoruz.
Bu konuyu daha önce de iki defa yazdım.
Birincisi 27 Nisan E-Muhtırası verildiği günün ertesinde, bir de Yaşar Büyükanıt'ın "O bildiriyi bizzat kendim ellerimle yazdım" dedikten sonra bu konuyu kaleme aldım.
Şimdi... Yaşar Büyükanıt ve o zamanki komutanları iki gün görüştükten sonra hükümete yönelik bir açıklama yapıp yapmamayı konuştular.
İki günlük değerlendirmenin sonucunda Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt bir bildiri yayınlanmasını uygun bulmadı ve evine gitti.
Büyükanıt evine gittikten sonra 2. Başkan Ergin Saygun bildiriyi bir sivile yazdırdı ve Genelkurmay'ın web sitesine koydurttu.
Tabii böyle bir bildiri yayınlanınca Yaşar Büyükanıt bildiriye sahip çıkmak zorunda kaldı. Çünkü kendisinin emirleri dinlenmeyen bir komutan olduğunun ortaya çıkmasını istemiyordu.
Takip eden aylarda 27 Nisan bildirisi hakkında konuşma gereği duyan Yaşar Büyükanıt hiç gereği yokken "27 Nisan bildirisini ben yazdım, kendi ellerimle yazdım" dedi.
Şimdi de "27 Nisan muhtıra değildi" diyor.
Bu sözler onun general ve amirallerin darbecilikten gözaltına alındığı şu günlerde "korktuğuna" yorumlanıyor.
Ben bu işin Yaşar Büyükanıt'a uzanacağını sanmıyorum. Dolayısıyla "Korktu" tevilleri pek doğruyu yansıtmıyor.
Yaşar Büyükanıt'ın döneminde hükümete ve cumhurbaşkanı seçimlerine yönelik askerden gelen en önemli eylem 27 Nisan muhtırasıydı. O da Büyükanıt'tan habersiz, onun iradesine rağmen yayınlanmıştı.
Hatta Yaşar Büyükanıt Mayıs 2009'da Kanal D'de 32.Gün'de "Ben de Ergenekon mağduruyum" demişti. 8 ya da 7 Mayıs 2009.)
Hatta bir resepsiyonda karşılaştığı Ergenekon savcılarıyla sohbet etmiş ve onlara "İşiniz kolay değil, Allah yardımcınız olsun" demişti.
Elbette 27 Nisan 12 Mart'taki gibi bir muhtıra değildi. Çünkü güçsüz bir çıkıştı ve tabii ki sonuç alamadı. Ama hükümete yönelik bir müdahaleydi. Ve işin içinde Genelkurmay Başkanı yoktu. Büyükanıt'ın "Ben de Ergenekon mağduruyum" derken, aslında "27 Nisan mağduruyum" dediğini konunun perde arkasını bilenler anlamış olmalı.
Aslında o günler hükümete yönelik bir müdahale çabası yok değildi.
Hatırlarsanız, karanlık Hudson Toplantıları o döneme denk geliyor. Bugün gözaltına alınan SAREM Başkanı Süha Tanyeri ile Ergin Saygun'un adı Zeyno Baran ile o toplantılara katıldılar diye anıldı.
Zeyno Baran'ın Türkiye'de darbe olabilir konulu yazısı 1 Aralık 2006'da Newsweek'te yayınlandı. 17 Kasım'daki Hudson toplantılarında kimlerin olduğunu yukarıda yazdım. Böylece Zeyno Baran'ın darbe öngörüsünü içeren yazının kaynağı da ortaya çıkmış oluyor.
Bu iki AK Partili'ye mim koyalım!
Son günlerin yoğun gündemi arasında pek dikkat çekmedi ama iki AK Partili milletvekilinin "çok garip" hatta "acayip" sözleri basına yansıdı.
AK Parti'ye kapatma davası açılacak söylentilerinin ayyuka çıktığı günlerde biri Çorum'dan diğeri Kahramanmaraş'tan iki milletvekili adeta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na "Gel partimizi kapat, işte sana delil" gibi de anlaşılabilecek konuşmalar yaptılar.
Çorum Milletvekili Ahmet Aydoğmuş'un "AK Parti'ye karşı çıkanların kanı bozuktur" cümlesi adeta "Şimdiye kadar onlar bizi fişliyordu, şimdi de biz onları fişliyoruz" diyen Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan'ın sözlerini tamamlıyordu.
Bu iki milletvekilinin böyle bir zamanda neden böyle cümleler kurduğunun üzerinde durulmalı ve isimlerinin yanına mim konulmalıdır.
AK Parti yönetimi hemen harekete geçti, bu iki milletvekili için soruşturma açtı ama bu sözlerin verdiği tahribat, ikisi de partiden ihraç edilse giderilemez.
Dün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı "AK Parti ile ilgili soruşturma aşamasına geçildiği söylenemez" dedi.
Tuhaf kafa karıştıran bir açıklama. Ama ben bunu şöyle anladım:
AK Parti içindeki "bazıları" biraz daha konuşmalı ki yeterince delil olsun kapatma için.
Böyle kritik zamanda lüzumsuz açıklamalar yapan milletvekillerine ben mim koyarım, siz de bir düşünün.
http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/94190-muhtiracilar-da-gozaltinda-nuh-gonultas-makalesi.aspx
Yaşar Büyükanıt'ın "27 Nisan bildirisi muhtıra değildi" açıklaması çok ilginç bir geri adım oldu.
Yaşar Büyükanıt Paşa ile 27 Nisan E-Muhtırası arasında aslında gerçek bir ilişki yok.
27 Nisan E-Muhtırası'nı yazdırıp yayınlatan, Yaşar Büyükanıt'ın o zaman 2. Başkanı olan ve şu sıralarda darbecilikten gözaltına alınan General Ergin Saygun'dur.
Bunu yazmak Yaşar Büyükanıt'ı temize çıkarmak olarak anlaşılmamalı.
Bir durum tespiti yapıyoruz.
Bu konuyu daha önce de iki defa yazdım.
Birincisi 27 Nisan E-Muhtırası verildiği günün ertesinde, bir de Yaşar Büyükanıt'ın "O bildiriyi bizzat kendim ellerimle yazdım" dedikten sonra bu konuyu kaleme aldım.
Şimdi... Yaşar Büyükanıt ve o zamanki komutanları iki gün görüştükten sonra hükümete yönelik bir açıklama yapıp yapmamayı konuştular.
İki günlük değerlendirmenin sonucunda Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt bir bildiri yayınlanmasını uygun bulmadı ve evine gitti.
Büyükanıt evine gittikten sonra 2. Başkan Ergin Saygun bildiriyi bir sivile yazdırdı ve Genelkurmay'ın web sitesine koydurttu.
Tabii böyle bir bildiri yayınlanınca Yaşar Büyükanıt bildiriye sahip çıkmak zorunda kaldı. Çünkü kendisinin emirleri dinlenmeyen bir komutan olduğunun ortaya çıkmasını istemiyordu.
Takip eden aylarda 27 Nisan bildirisi hakkında konuşma gereği duyan Yaşar Büyükanıt hiç gereği yokken "27 Nisan bildirisini ben yazdım, kendi ellerimle yazdım" dedi.
Şimdi de "27 Nisan muhtıra değildi" diyor.
Bu sözler onun general ve amirallerin darbecilikten gözaltına alındığı şu günlerde "korktuğuna" yorumlanıyor.
Ben bu işin Yaşar Büyükanıt'a uzanacağını sanmıyorum. Dolayısıyla "Korktu" tevilleri pek doğruyu yansıtmıyor.
Yaşar Büyükanıt'ın döneminde hükümete ve cumhurbaşkanı seçimlerine yönelik askerden gelen en önemli eylem 27 Nisan muhtırasıydı. O da Büyükanıt'tan habersiz, onun iradesine rağmen yayınlanmıştı.
Hatta Yaşar Büyükanıt Mayıs 2009'da Kanal D'de 32.Gün'de "Ben de Ergenekon mağduruyum" demişti. 8 ya da 7 Mayıs 2009.)
Hatta bir resepsiyonda karşılaştığı Ergenekon savcılarıyla sohbet etmiş ve onlara "İşiniz kolay değil, Allah yardımcınız olsun" demişti.
Elbette 27 Nisan 12 Mart'taki gibi bir muhtıra değildi. Çünkü güçsüz bir çıkıştı ve tabii ki sonuç alamadı. Ama hükümete yönelik bir müdahaleydi. Ve işin içinde Genelkurmay Başkanı yoktu. Büyükanıt'ın "Ben de Ergenekon mağduruyum" derken, aslında "27 Nisan mağduruyum" dediğini konunun perde arkasını bilenler anlamış olmalı.
Aslında o günler hükümete yönelik bir müdahale çabası yok değildi.
Hatırlarsanız, karanlık Hudson Toplantıları o döneme denk geliyor. Bugün gözaltına alınan SAREM Başkanı Süha Tanyeri ile Ergin Saygun'un adı Zeyno Baran ile o toplantılara katıldılar diye anıldı.
Zeyno Baran'ın Türkiye'de darbe olabilir konulu yazısı 1 Aralık 2006'da Newsweek'te yayınlandı. 17 Kasım'daki Hudson toplantılarında kimlerin olduğunu yukarıda yazdım. Böylece Zeyno Baran'ın darbe öngörüsünü içeren yazının kaynağı da ortaya çıkmış oluyor.
Bu iki AK Partili'ye mim koyalım!
Son günlerin yoğun gündemi arasında pek dikkat çekmedi ama iki AK Partili milletvekilinin "çok garip" hatta "acayip" sözleri basına yansıdı.
AK Parti'ye kapatma davası açılacak söylentilerinin ayyuka çıktığı günlerde biri Çorum'dan diğeri Kahramanmaraş'tan iki milletvekili adeta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na "Gel partimizi kapat, işte sana delil" gibi de anlaşılabilecek konuşmalar yaptılar.
Çorum Milletvekili Ahmet Aydoğmuş'un "AK Parti'ye karşı çıkanların kanı bozuktur" cümlesi adeta "Şimdiye kadar onlar bizi fişliyordu, şimdi de biz onları fişliyoruz" diyen Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan'ın sözlerini tamamlıyordu.
Bu iki milletvekilinin böyle bir zamanda neden böyle cümleler kurduğunun üzerinde durulmalı ve isimlerinin yanına mim konulmalıdır.
AK Parti yönetimi hemen harekete geçti, bu iki milletvekili için soruşturma açtı ama bu sözlerin verdiği tahribat, ikisi de partiden ihraç edilse giderilemez.
Dün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı "AK Parti ile ilgili soruşturma aşamasına geçildiği söylenemez" dedi.
Tuhaf kafa karıştıran bir açıklama. Ama ben bunu şöyle anladım:
AK Parti içindeki "bazıları" biraz daha konuşmalı ki yeterince delil olsun kapatma için.
Böyle kritik zamanda lüzumsuz açıklamalar yapan milletvekillerine ben mim koyarım, siz de bir düşünün.
http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/94190-muhtiracilar-da-gozaltinda-nuh-gonultas-makalesi.aspx
YAŞASIN E-NOTER! "E-NOTER"LİĞİN KURUCUSUNU SAYGIYLA SELAMLIYORUM...
Vinton Gray "Vint" Cerf[1] (pronounced /ˈsɜrf/; born June 23, 1943) is an American computer scientist who is the "person most often called 'the father of the Internet'."[2][4] [5] His contributions have been recognized repeatedly, with honorary degrees, and awards that include the National Medal of Technology,[1] the Turing Award,[6] and the Presidential Medal of Freedom.[7]In the early days, Cerf was a program manager for the US Department of Defense Advanced Research Projects Agency (DARPA) funding various groups to develop TCP/IP technology. When the Internet began to transition to a commercial opportunity, Cerf moved to MCI where he was instrumental in the development of the first commercial email system (MCI Mail) connected to the Internet.
Vinton Cerf was instrumental in the funding and formation of ICANN from the start. Cerf waited in the wings for a year before he stepped forward to join the ICANN Board. Eventually he became the Chairman of ICANN.
Cerf has worked for Google as its Vice President and Chief Internet Evangelist since September 2005.[3] In this function he has become well known for his predictions on how technology will affect future society, encompassing such areas as artificial intelligence, environmentalism, the advent of IPv6 and the transformation of the television industry and its delivery model.[8]
Cerf also went to the same high school as Jon Postel and Steve Crocker; he wrote the former's obituary. Both were also instrumental in the creation of the internet as we know it (see articles).
Tuesday, February 23, 2010
DÜNYANIN EN SEFİL REJİMLERİNİ TANIYALIM(1): NİJER
DEKATLON/EHL-İ BEYT DİYOR Kİ: İNSAN KANI TEMİZDİR...
"İnsanı yeryüzünde yaratılan bir halife olarak tanımlayan İslam, insanı, kişisel düşünceleriyle tavır ve davranışlarında özgürlüğünü kullanabilen, fakat özgür seçimiyle tercihlerinin sorumlusu olan varlık olarak değerlendirir. Yine İslam’da insan, eşref-i mahlukat olarak, yani yaratılanlar arasında en şerefli olarak görülür ve insanın en güzel surette yaratıldığının altı çizilir. İslam’ın insanın asli yapısına yönelik bu yaklaşımı bütün insanlığı kapsamaktadır. Bir başka ifadeyle İslam ırk, renk ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin bütün insanlığın insan olma açısından eşit niteliklerine dikkat çeker. İradesini kullanabilen buna paralel olarak sorumluluk sahibi olan ve en güzel surette eşrefi mahlukat olarak yaratılan varlıktır o."
Monday, February 22, 2010
Sunday, February 21, 2010
DEMOKRATİK UĞRAŞIMIZ FİŞSİZ TÜRKİYE İÇİNDİR!
Doğan'ı uyaran AK Parti: Bütün fişlemelere karşıyız
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, "40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Şimdi biz onları fişliyoruz." diyen Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan'ın 'uyarıldığını' açıkladı.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=954178&title=dogani-uyaran-ak-parti-butun-fislemelere-karsiyiz
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, "40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Şimdi biz onları fişliyoruz." diyen Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan'ın 'uyarıldığını' açıkladı.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=954178&title=dogani-uyaran-ak-parti-butun-fislemelere-karsiyiz
Saturday, February 20, 2010
DAVASI DİVANA KALAN ADAM...
Divana Kalsın (Ben De Şu Dünyaya)Ben de şu dünyaya geldim giderim
Kalsın benim davam divana kalsın
Muhammed Ali'dir benim vekilim
Kalsın benim davam divana kalsın
Yorulan yorulsun ben yorulmazam
Derviş makamından ben ayrılmazam
Dünya kadısından ben sorulmazam
Kalsın benim davam divana kalsın
Ben de vekil ettim Bari Hüda'mı
O da kulu gibi zulüm ede mi
Orda söyletirler bir bir adamı
Kalsın benim davam divana kalsın
Mümin müslim döşürür de cem olur
Anda sınık yaralara em olur
Kara taş erir de safi mum olur
Kalsın benim davam divana kalsın
Pir Sultan Abdal'ım dünya kovandır
Giden adil beyler kalan avamdır
Muhammed divanı ulu divandır
Kalsın benim davam divana kalsın
Pir Sultan Abdal
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2010/02/20/gecimimi_saglamak_icin_arabami_sattim
TÜRKİYE "ELİTİST- BÜROKRATİK" DÜZENİNİN BEYİN ÖLÜMÜ GERÇEKLEŞMİŞTİR!
CİHAZA BAĞLI SOLUNUMU AKIBETİNİ DEĞİŞTİRMEYECEKTİR!
Friday, February 19, 2010
EDİRNE'DEN ARDAHAN'A İL İL KÜLTÜRÜMÜZ(1): ERZURUM
HELE DADAŞ HOŞ MUSUN...KARTOLUNA* KURBAN... 

FOTO:http://img2.blogcu.com/images/g/r/a/gramofon/1219759943patates.jpg
*KARTOL NEDİR NE DEĞİLDİR? Bkz.http://www.alabildigine.net/nnn/Kartol-267150q.aspx
Thursday, February 18, 2010
FLAŞ...FLAŞ...FLAŞ... KUANTUM KANALINDAN 8 TEMMUZ'A ULAŞAN BİLGİ!
http://img1.loadtr.com/b-300660-Cumhurba%C5%9Fkan%C4%B1_Abdullah_G%C3%BCl.jpgCumhurbaşkanı Abdullah Gül, HSYK'nın savcıların yetkilerini elinden alması ve yargıdaki tartışmalarla ilgili konuştu. Gül, çözümü yargı reformunda olduğunu işaret ederken AB muktesabatını örnek gösterdi..
Wednesday, February 17, 2010
TÜRKİYE VE DEMOKRATİK DÜNYAYA DEKATLON'DAN BİLDİRİLDİ: EGEMENLİK BİLA KAYDU ŞART MİLLETE!
TÜRKİYE HALKINININ ÇAĞDAŞ UYGARLIĞA ULAŞMASI ÖNÜNDE ENGEL OLAN, ELİTİST (SEÇKİNCİ) BÜROKRATİK DÜZENİN, DEMOKRATİK YOLDAN TASFİYESİ ELZEM ÖTESİ BİR HAL ALMIŞTIR!
TARİHSEL İRADE İNCELEDİ!
AK PARTİ HÜKUMETİ'NİN "DEMOKRATİK AÇILIM" POLİTİKASI UYGUNDUR!
DEKATLON-EMİR BOZAN (RUHA)
DEKATLON-EMİR BOZAN (RUHA)
Monday, February 15, 2010
Sunday, February 14, 2010
Friday, February 12, 2010
Thursday, February 11, 2010
Wednesday, February 10, 2010
ESASA GELELİM!
Genelkurmay, meselenin özünü kabullenmiyor...
HÜSEYİN GÜLERCE11/02/2010 Silahlı Kuvvetler, Ergenekon davası başladığından beri sürekli gündemde. Sayın Genelkurmay Başkanı, bu durumun kendilerini çok rahatsız ettiğini söylüyor.
Hatta zaman zaman, asimetrik bir harekâtla karşı karşıya olduklarının altını çiziyor. Fakat bir türlü meselenin özünü kabullenmiyor. Son olarak Hürriyet Gazetesi temsilcilerine söyledikleri; "ordu büyük bir ordu, içinde bazen hata yapanlar olabiliyor. Ama maalesef kişilerin yaptığı hatalar kuruma mal ediliyor" diyor.
Kişisel denen hatalar, neden acaba kuruma mal ediliyor? İşte bu sorunun cevabı meselenin özü ile ilgilidir.
Üç açıdan bakmamız gerekiyor. Birincisi, kişilerin hataları gibi gösterilen hatalar, hiç de kişisel gibi görünmüyorlar. Koskoca 1. Ordu'da en üst seviyedeki komutanlarla darbe toplantıları yapıldığı iddiaları kişisel midir? Topraktan çıkarılan, zırhlı araçları delen silah ve mühimmatlar, bombalar, on binlerce mermi, darbe planları, amirallere suikast hazırlıkları, orduya sızmak için açılan karargâh evleri, teğmenlere kurulan seks ve uyuşturucu tuzakları, tutuklanan emekli orgeneraller, muvazzaf subaylar hiç de kişisel hatalarla izah edilecek gibi değil.
İkincisi, hatalar kuruma mal ediliyor, çünkü kurum bütün bu olup bitenler karşısında beklenen kurumsal tavrını ortaya koymuyor. Soruşturmaların selameti, yargı sürecinin sağlıklı işlemesi için tek bir subay açığa alınmıyor. 20 tane yargısız infaz iddiasıyla, 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan albay bile, hâlâ Kayseri İl Jandarma Alay komutanı olarak görev başında tutuluyor. Adli Tıp Genel Kurulu'nun son, "imza hâlâ ıslak" kararına rağmen, Dursun Çiçek için idari bir tasarruf yapılmıyor. Yine, kurumun en başındaki komutan, dolu LAW silahları dururken, boş olanını eline alıp; "işte bakın bir boru, neden toprağa gömülmüş, anlayamadım" derse, kurum ciddiyeti zedelenmez mi? Bütün bu tavırlar, kurumun açık bir himayesi olarak yorumlanmaz mı?
Üçüncüsü, biz kişisel hatalardan söz etmiyoruz. Yüz yıldan beri devam eden bir askerî vesayet rejiminin; anayasal tahkimlerle statükoyu sağlama almasından, demokrasiyi göstermelik hale getirmesinden bahsediyoruz. Koskoca bir milletin, hür yaşama, vatanına sahip çıkma azim ve iradesini, kendi üzerlerinde toplayan ve "vatanı biz kurtardık, sahibi de biziz" deyip, her şeye hükmetmek isteyen bir zihniyetten şikâyet ediyoruz. Rica ederim, 60 yıldan beri durmadan tekrarlanan darbelerin, kişisel hatalarla ne alakası var? Emir komuta içinde demokrasiye müdahale edilmiş, başbakan, bakanlar asılmış. Parlamento'nun kapısına kilit vurulmuş, partiler kapatılmış, binlerce insan işkenceden geçirilmiş. Cinayeti itiraf eden katiller, Askerî Yargıtay Genel Kurulu'nda beraat ettirilmiş. Sıkıyönetim döneminde, koskoca tugaydan İpekçi'nin katili kaçırılmış... Lütfen, yeter artık, meselenin özü bir kenara bırakılıp, iş; üç beş "yanlış kişi"nin ayıklanmasına dönüştürülmesin. Herkes gerçeğin farkında iken bu tavırlar, yönetme ciddiyeti ile bağdaşmıyor...
Bugünün dünyasında, demokratikleşmenin toplumsal bir çağrı haline geldiği bir Türkiye'de, statükoyu kimse ayakta tutamaz. Halkın ve demokrasinin üzerindeki bu yükü artık yere indirin. Millet iradesini hiçe sayan zihniyetin yaşama şansı yok. Bu millete daha fazla çektirmeyin. Ülkeyi, insanımızı daha fazla yormayın. Gücümüzü, enerjimizi artık huzur, refah, insanca yaşama hamlelerine harcayalım.
Türkiye'de hiçbir anayasal kurumda kişisel hatalar yok. Hepsi, millet iradesine yaslanmayan bir yapının neticesidir. Ne Anayasa Mahkemesi'nin parti kapatması, üniversitelerde başörtüsünü yasaklaması kişiseldir, ne Danıştay'ın YÖK kararları ile uğraşıp, gençleri perişan etmesi kişisel hatadır. Ne de, TSK'nın, bırakınız Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı olmasını, Başbakan'a bile bağlı olmaması kişisel bir hatadır.
Hata, vesayet sisteminde... Hata, millete tepeden bakan, millet iradesini yok sayan zihniyette...
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=950287
HÜSEYİN GÜLERCE11/02/2010 Silahlı Kuvvetler, Ergenekon davası başladığından beri sürekli gündemde. Sayın Genelkurmay Başkanı, bu durumun kendilerini çok rahatsız ettiğini söylüyor.
Hatta zaman zaman, asimetrik bir harekâtla karşı karşıya olduklarının altını çiziyor. Fakat bir türlü meselenin özünü kabullenmiyor. Son olarak Hürriyet Gazetesi temsilcilerine söyledikleri; "ordu büyük bir ordu, içinde bazen hata yapanlar olabiliyor. Ama maalesef kişilerin yaptığı hatalar kuruma mal ediliyor" diyor.
Kişisel denen hatalar, neden acaba kuruma mal ediliyor? İşte bu sorunun cevabı meselenin özü ile ilgilidir.
Üç açıdan bakmamız gerekiyor. Birincisi, kişilerin hataları gibi gösterilen hatalar, hiç de kişisel gibi görünmüyorlar. Koskoca 1. Ordu'da en üst seviyedeki komutanlarla darbe toplantıları yapıldığı iddiaları kişisel midir? Topraktan çıkarılan, zırhlı araçları delen silah ve mühimmatlar, bombalar, on binlerce mermi, darbe planları, amirallere suikast hazırlıkları, orduya sızmak için açılan karargâh evleri, teğmenlere kurulan seks ve uyuşturucu tuzakları, tutuklanan emekli orgeneraller, muvazzaf subaylar hiç de kişisel hatalarla izah edilecek gibi değil.
İkincisi, hatalar kuruma mal ediliyor, çünkü kurum bütün bu olup bitenler karşısında beklenen kurumsal tavrını ortaya koymuyor. Soruşturmaların selameti, yargı sürecinin sağlıklı işlemesi için tek bir subay açığa alınmıyor. 20 tane yargısız infaz iddiasıyla, 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan albay bile, hâlâ Kayseri İl Jandarma Alay komutanı olarak görev başında tutuluyor. Adli Tıp Genel Kurulu'nun son, "imza hâlâ ıslak" kararına rağmen, Dursun Çiçek için idari bir tasarruf yapılmıyor. Yine, kurumun en başındaki komutan, dolu LAW silahları dururken, boş olanını eline alıp; "işte bakın bir boru, neden toprağa gömülmüş, anlayamadım" derse, kurum ciddiyeti zedelenmez mi? Bütün bu tavırlar, kurumun açık bir himayesi olarak yorumlanmaz mı?
Üçüncüsü, biz kişisel hatalardan söz etmiyoruz. Yüz yıldan beri devam eden bir askerî vesayet rejiminin; anayasal tahkimlerle statükoyu sağlama almasından, demokrasiyi göstermelik hale getirmesinden bahsediyoruz. Koskoca bir milletin, hür yaşama, vatanına sahip çıkma azim ve iradesini, kendi üzerlerinde toplayan ve "vatanı biz kurtardık, sahibi de biziz" deyip, her şeye hükmetmek isteyen bir zihniyetten şikâyet ediyoruz. Rica ederim, 60 yıldan beri durmadan tekrarlanan darbelerin, kişisel hatalarla ne alakası var? Emir komuta içinde demokrasiye müdahale edilmiş, başbakan, bakanlar asılmış. Parlamento'nun kapısına kilit vurulmuş, partiler kapatılmış, binlerce insan işkenceden geçirilmiş. Cinayeti itiraf eden katiller, Askerî Yargıtay Genel Kurulu'nda beraat ettirilmiş. Sıkıyönetim döneminde, koskoca tugaydan İpekçi'nin katili kaçırılmış... Lütfen, yeter artık, meselenin özü bir kenara bırakılıp, iş; üç beş "yanlış kişi"nin ayıklanmasına dönüştürülmesin. Herkes gerçeğin farkında iken bu tavırlar, yönetme ciddiyeti ile bağdaşmıyor...
Bugünün dünyasında, demokratikleşmenin toplumsal bir çağrı haline geldiği bir Türkiye'de, statükoyu kimse ayakta tutamaz. Halkın ve demokrasinin üzerindeki bu yükü artık yere indirin. Millet iradesini hiçe sayan zihniyetin yaşama şansı yok. Bu millete daha fazla çektirmeyin. Ülkeyi, insanımızı daha fazla yormayın. Gücümüzü, enerjimizi artık huzur, refah, insanca yaşama hamlelerine harcayalım.
Türkiye'de hiçbir anayasal kurumda kişisel hatalar yok. Hepsi, millet iradesine yaslanmayan bir yapının neticesidir. Ne Anayasa Mahkemesi'nin parti kapatması, üniversitelerde başörtüsünü yasaklaması kişiseldir, ne Danıştay'ın YÖK kararları ile uğraşıp, gençleri perişan etmesi kişisel hatadır. Ne de, TSK'nın, bırakınız Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı olmasını, Başbakan'a bile bağlı olmaması kişisel bir hatadır.
Hata, vesayet sisteminde... Hata, millete tepeden bakan, millet iradesini yok sayan zihniyette...
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=950287
Monday, February 8, 2010
Sunday, February 7, 2010
Saturday, February 6, 2010
Thursday, February 4, 2010
GÜN BUGÜNDÜR! İNFORMEL DEMOKRAT/DEKATLON TC HÜKUMETİ'NE TAM DESTEK VERİR!
Gün, zor şartlar altında millet iradesini savunanlara destek verme günüdür. Bütün demokrat kesimlerin, bu ülkede hukukun üstünlüğünü, herkesin hesap vermesini, din ve vicdan özgürlüğünü, fikir ve ifade hürriyetini savunanların birlik olma günüdür. Karşı cephe yeni bir hamle başlattı. Başta Sayın Başbakan olmak üzere, bütün AK Parti yönetimi sağduyulu, soğukkanlı olmak zorundadır. Yeni dönem, AK Parti'nin tahrik edilme dönemidir. Bir sinir harbi ile iktidara yanlış yaptırılmaya çalışılacaktır.
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=947838&title=durmus-bence-sarhos-degildi
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=947838&title=durmus-bence-sarhos-degildi
Wednesday, February 3, 2010
BİR KÜLTÜREL DERİNLİK: DEKATLON YOLUMUZU AYDINLATIYOR!
Erdoğan'dan strateji toplantısında kritik mesajlar - POLİTİKA
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, başını kuma gömerek sorunları yok sayanların, o sorunların daha kronik hal almasına neden olarak çok büyük kötülük yaptıklarını ifade ederek, ''Geçmişte bu yanlışlara biz de düştük, onu da söyleyeyim ama şimdi bu yanlışlarla yüzleşme dönemidir'' dedi.
Başbakan Erdoğan, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumunca (USAK) düzenlenen ''Değişen Dengeler ve Türkiye'nin Artan Önemi'' konulu konferansta konuştu.
Yüzyıllardır tüm farklılıkları zenginlik olarak gören, herkesi hoşgörü içinde bir arada yaşatabilen bir kültüre yakışmayan siyasi hataları bir kenara bıraktıklarını, sorunlarla yüzleştiklerini, toplumsal barışı güçlendirecek adımları attıklarını ifade eden Erdoğan, şöyle konuştu:
''Bizim yapmaya çalıştığımız, güçlü bir çözüm iradesi ortaya koyarak Türkiye'de birlik, beraberlik ve bütünlüğü tesis etmek, kardeşliği daha da pekiştirmektir. Kürt meselesinin hatta Kürt kelimesinin bu ülkede bir tabu olarak görülmesi, tartışılmaması, konuşulmaması, telaffuz edilmemesi, soruyorum, acaba terörü önlemiş midir yoksa tam tersine terörü beslemiş midir? Bazı inanç gruplarının sorunlarının görmezden gelinmesi Türkiye'ye ne kazandırmıştır? Azınlıkların yok sayılması Türkiye'ye, demokrasimize ne kazandırmıştır? Hiçbir şey kazandırmamış, tersine kaybettirmiştir.
Başını kuma gömerek sorunları yok sayanlar, o sorunların daha kronik hal almasına neden olarak çok büyük kötülük yapmışlardır. Geçmişte bu yanlışlara biz de düştük, onu da söyleyeyim ama şimdi bu yanlışlarla yüzleşme dönemidir. Demokratikleşme noktasında, demokratik açılım, 'Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi' biz hiçbir zaafı, hiçbir yavaşlamayı kabul etmiyoruz. Demek ki sırtımızda o zaman küfe yoktu. Yumurta küfesini kast ediyorum ama şimdi yumurta küfesini alınca bu küfenin içindeki bu yumurtalar sorunları teşkil ediyor. Bunları şimdi bizim tek tek sırtımızdan atmamız lazım. Nasıl atacağız, sorunları çözerek. Bunlar Türkiye'nin geleceğini çok yakından ilgilendiren, gelecek nesillerin yaşayacağı modern Türkiye'nin sağlam, demokratik temellerini bugünden atan girişimlerdir. Hükümet olarak taviz vermemiz, hız kesmemiz asla söz konusu olmayacaktır. Bedeli ne olursa olsun söz konusu olmayacaktır.'' Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Biz hükümet olarak biliyoruz ki asıl mesele sorunları üreten zihniyeti değiştirmek, sorunları üreten sebepleri ortadan kaldırmaktır. Zihniyet değişimi kolay bir olay değil ama zihniyet değişimi olmadan uygulamada başarıya ulaşmak da mümkün değil'' dedi.
Türkiye'nin her açıdan çok büyük bir potansiyele sahip olduğunu belirterek, bunun hem konum ve etkinlik açısından hem de insan ve bilgi birikimi açısından böyle olduğunu vurguladı.
Türkiye'nin, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman ama aynı zamanda demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak Avrupa kurumlarıyla bütünleşmeyi hedeflemiş bir ülke olduğunu belirten Erdoğan, ''Avrupalı bir ülkeyiz ama yine aynı zamanda Orta Doğu'nun, Kafkasların, Balkanların, Afrika'nın ve Yakın Doğu'nun siyasetini, sosyolojisini, psikolojisini en iyi şekilde anlayabilecek bir ülkeyiz'' diye konuştu.
Başbakan Erdoğan, Türkiye'nin tarih birikimi, kültürel zenginliği, beşeri potansiyeli ve coğrafi konumunun eşsiz fırsatlar sunduğunu ve önemli misyonlar yüklediğini kaydederek, şöyle konuştu:
''Türkiye, gerek bölgeler ve kıtalar arasındaki eşsiz konumuyla, gerek medeniyet, kültür ve siyaset birikimiyle stratejik bir öneme sahiptir. Sahip olduğu özellikler Türkiye'yi kendi halinde, sıradan bir ülke olmaktan çıkarıp, etki gücü yüksek, önemli bir aktör haline getiriyor. Türkiye, kendisi istese dahi içe kapalı, pasif, dünyadaki gelişmelere ilgisiz kalabilen, gözünü yumabilen bir ülke haline asla gelemez. Böyle bir ülkeymiş gibi davranamaz. Balkanlarda hangi ülkede bir sorun yaşansa çözüm arayan gözler Türkiye'ye döner. Kafkaslarda hangi ülkede bir kriz çıksa Türkiye'nin katkısı beklenir. Türk dünyasının hangi ülkesinde bir sıkıntı olsa Türkiye'nin desteği aranır. Orta Doğu'da hangi kronik sorun aşılmak istense Türkiye'nin rolü hesaba katılır. Afganistan'da, Pakistan'da yaşanan gerilimlerde Türkiye'nin geliştireceği inisiyatif dikkate alınmak durumundadır. Afrika'da, Sudan'ın Darfur'unda bir insanlık dramı ortaya çıksa Türkiye, kurumlarıyla, sivil toplum örgütleriyle orada faaliyet gösterir. Uluslararası gerilimlerde BM Güvenlik Konseyi'nin geçici üyesi olan Türkiye söz sahibidir. Kültürler arası gerilimlerin aşılması için başlatılan Medeniyetler İttifakı Girişimi'nde Türkiye eş başkandır. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri bir Türktür. NATO'da Türkiye en önemli güç durumundadır.''
-''KISIRDÖNGÜ KIRILIYOR''-
Dünyada dengelerin değiştiğini, Türkiye'nin öneminin de her geçen gün arttığını ve oynadığı rollerin değiştiğini, çeşitlendiğini ifade eden Erdoğan, Türkiye'nin buna alışması ve ciddi bir öz güvene sahip olması gerektiğini vurguladı.
Başbakan Erdoğan, şöyle devam etti:
''Ancak bu durumun analizi, bugüne kadar yeterince yapılmış mıdır? Ne yazık ki yapılmamıştır ve bunun üzerinde de hassasiyetle durulmamıştır. Üniversitelerimiz yıllar boyunca son derece detay ve lokal meselelerle meşgul olmuştur. Medyamız, daha günlük daha magazinel daha popüler konularla ilgilenmeyi tercih etmiştir. Sivil toplum kuruluşlarımız uzunca bir dönem özgürce faaliyet yürütecekleri zemin ve imkanlardan yoksun kalmıştır. Özgür düşünce, bilgi üretimine ve paylaşımına ortam hazırlayacak olan demokrasimiz yıllarca standartlarını yükseltememiştir. Yükseltme gayreti içine girdiğiniz zaman da 'ne oluyoruz' sorusuyla karşı karşıya kalmıştır. Bugün bu kısır döngünün kırılmakta olduğunu hep birlikte ve büyük bir memnuniyetle müşahede ediyoruz. Açıkçası Türkiye, içine kapanan ve sonu gelmez tartışmalarla enerjisini heba eden değil dışa açılan ve bilgiyi maksimum düzeyde kullanan ve üreten bir ülke konumuna yükseliyor.''
AK Parti döneminin en önemli özelliğinin bu olduğunu vurgulayan Erdoğan, USAK ve benzeri düşünce kuruluşlarının bu yeni dönemin somut habercileri olduğunu kaydetti.
-''BUGÜNÜN SORUNLARI DÜNDEN FARKLILAŞTI''-
Soğuk savaş döneminin sona ermesi ve küreselleşmenin getirdiği değişimle özellikle uluslararası ilişkiler ve güvenlik kavramlarının ciddi ölçüde farklılaşmaya başladığını belirten Erdoğan, dünün sanal, yapay, türetilmiş ve abartılı tehditlerinin yerini bugün göç, terör, iklim değikliği, nükleer silahların yaygınlaştırılması gibi somut ve gerçekçi tehditlerin aldığını söyledi.
Bugünün sorunlarının dünden farklılaştığını anlatan Erdoğan, şunları kaydetti:
''Elbette geçmişten bu yana tekrar eden, devam eden sorunlar vardır ancak bunlara ek olarak tarihte ilk kez yaşanan sorunlarla da yüz yüzeyiz. Onun için güncelleşme veya güncelleştirme bizlerin olmazsa olmaz bir hareket, bir pratik alanıdır. Sorunların mahiyeti, kapsamı, aktörleri, kaynakları çok hızlı bir şekilde değişiyor. Değişen sorunları bildik yöntemlerle aşmak mümkün olmadığı için çözüm çabalarının da mevcut durumu iyi analiz etmesi, doğru algılaması gerekir. Toprakları ve sınırları koruma anlayışı 11 Eylül saldırılarıyla bir değişim geçirmiştir. 11 Eylül'de sadece ikiz kuleler değil güvenlik anlayışları da yıkılmıştır. Tehditler, riskler ve mücadele yöntemleri değişmek zorunda kalmıştır. Küresel düzeyde taşınan sorunlar, küresel işbirliklerini gerekli hale getirilmiştir.''
Türkiye'nin tarihi ve kültürel birikimiyle dünyadaki değişime yön vermek, yeni düzende yapıcı ve aktif roller üstlenmek gibi bir potansiyele sahip olduğunu belirten Erdoğan, ''Bunun yolu elbette öncelikle kendi iç sorunlarımızı hafifletmekten kendi ayaklarımız üzerinde doğrulmaktan, kendi değişimimizi ve gelişimimizi sağlamaktan geçiyor'' diye konuştu.
Türkiye'deki hızlı gelişmeyi rakamlarla anlatan Erdoğan, ülkenin 2002'de dünya ekonomileri arasında 26. sırada olduğunu, kaydedilen hızlı büyüme sayesinde bugün 17. büyük ekonomi konumuna yükseldiğini söyledi. Küresel finans krizine rağmen ekonomi ve turizmde önemli gelişmeler yaşandığına dikkati çeken Erdoğan, ''Şu anda uluslararası kuruluşlar 2010 ve sonrasında Türkiye ekonomisinin en hızlı büyüyen ekonomiler arasında yer alacağını teyit ediyor ve kredi derecelendirme kuruluşları da aynı şekilde Türkiye'nin notunu artırıyor'' dedi.
-''İSTİKRAR VE GÜVEN ŞART''-
Türkiye'nin dış politikada küresel meselelerde de varlığını hissettirdiğine işaret eden Başbakan Erdoğan, ''Hükümet olarak 7 yıldır iç politikayı, dış politikayı, ekonomiyi ve demokratikleşmeyi birbirine paralel şekilde eş zamanlı olarak dönüştürmenin ve ilerletmenin gayreti içindeyiz'' diye konuştu.
Erdoğan, şöyle konuştu:
''Kendi içinde istikrar ve güven zeminini temin edemeyen bir ülkenin reformlarını kalıcı hale getirmesi, bölgesel meselelerde söz sahibi olabilmesi mümkün değildir. Hem gerçekleştirdiğimiz tüm reformları sağlam bir zemin üzerine inşa etmek hem de bölgesel ve küresel barışı tesis edebilmek için istikrar ve güveni en önemli kriterler olarak görüyoruz. Şunu açıkça ifade etmek istiyorum artık küresel sermaye gideceği ülkede iki kavramı arıyor. Bunlardan bir tanesi istikrardır bir tanesi güvendir. Eğer bu aradığı, araştırdığı ülkelerde güven, istikrar yoksa oraya gitmiyor. Örneğin, bizim görüşme yaptığımız küresel sermayenin temsilcileri bizlere hep şunu söylerler, 'ülkenizde seçim var mı?', 'seçim zamanında yapılacak mı?', 'acaba bir istikrar, güven tehdidi var mı?', hep bunları sorarlar. Niçin? Buraya gelip gidiyor, yatırımlarını yapacak. Eğer bu yatırımlarını yaptığı zaman burada bu tür sıkıntılar varsa bu ülkeye gelmesinin anlamı yok. Çünkü yarın iflas tehditleriyle karşı karşıya kalacaktır. Bir başka tehditlerle de farklı bir şekilde karşı karşıya kalabilirler. Onun için bunu hazırlamak durumundasınız. Bunu hazırladığınız takdirde küresel sermaye rahatlıkla buraya gelir ve yatırımını yapar.''
-''ZİHNİYET DEĞİŞİMİ KOLAY DEĞİL''-
Başbakan Erdoğan, eğer demokratikleşme alanında 7 yıldır büyük reformları gerçekleştirmemiş olsalardı Türkiye'nin ekonomide ve dış politikada bugünkü noktaya ulaşamayacağını vurgulayarak, daha ileri seviyeleri yakalamak için demokratikleşme çabalarının aynı kararlılıkla devam etmesi gerektiğini vurguladı.
Bunun mücadelesini verdiklerini kaydeden Erdoğan, şunları söyledi:
''Türkiye büyük bir demokratikleşme ve değişim süreci yaşarken geçmişten devraldığı kronik sorunları aşmaya çalışmakta, terör gibi bölgesel kalkınma farklılıkları gibi birçok sorunu ciddiyetle ele almaktadır. Biz hükümet olarak biliyoruz ki asıl mesele sorunları üreten zihniyeti değiştirmek, sorunları üreten sebepleri ortadan kaldırmaktır. Zihniyet değişimi kolay bir olay değil ama zihniyet değişimi olmadan uygulamada başarıya ulaşmak da mümkün değil. Asıl tehlike bilgisizliktir, yanlış algılardır, ön yargılardır, yanlışta ısrar etmektir. Türkiye gibi kültürel siyasi derinliğe sahip, dünyanın birçok bölgesiyle tarihi ilişkileri olan ülkeler için asıl tehlike içe kapanmaya çalışmaktır, gelişmelere ilgisiz kalmaktır. İçeride ve dışarıda sanal tehditler imal ederek toplumu dizayn etme siyaseti de komşuları düşman gibi konumlandırma anlayışı da soğuk savaş dönemiyle birlikte artık tarihe karışmıştır. Biz bu yüzden düşman üretme değil dost kazanma anlayışıyla hareket ediyor, Atatürk'ün 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesini hayata geçirmeye çalışıyoruz.''
URL: http://www.stargazete.com/politika/erdogan-dan-strateji-toplantisinda-kritik-mesajlar-242144.htm Tarih: 3 Şubat 2010 Çarşamba, 13:35
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, başını kuma gömerek sorunları yok sayanların, o sorunların daha kronik hal almasına neden olarak çok büyük kötülük yaptıklarını ifade ederek, ''Geçmişte bu yanlışlara biz de düştük, onu da söyleyeyim ama şimdi bu yanlışlarla yüzleşme dönemidir'' dedi.
Başbakan Erdoğan, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumunca (USAK) düzenlenen ''Değişen Dengeler ve Türkiye'nin Artan Önemi'' konulu konferansta konuştu.
Yüzyıllardır tüm farklılıkları zenginlik olarak gören, herkesi hoşgörü içinde bir arada yaşatabilen bir kültüre yakışmayan siyasi hataları bir kenara bıraktıklarını, sorunlarla yüzleştiklerini, toplumsal barışı güçlendirecek adımları attıklarını ifade eden Erdoğan, şöyle konuştu:
''Bizim yapmaya çalıştığımız, güçlü bir çözüm iradesi ortaya koyarak Türkiye'de birlik, beraberlik ve bütünlüğü tesis etmek, kardeşliği daha da pekiştirmektir. Kürt meselesinin hatta Kürt kelimesinin bu ülkede bir tabu olarak görülmesi, tartışılmaması, konuşulmaması, telaffuz edilmemesi, soruyorum, acaba terörü önlemiş midir yoksa tam tersine terörü beslemiş midir? Bazı inanç gruplarının sorunlarının görmezden gelinmesi Türkiye'ye ne kazandırmıştır? Azınlıkların yok sayılması Türkiye'ye, demokrasimize ne kazandırmıştır? Hiçbir şey kazandırmamış, tersine kaybettirmiştir.
Başını kuma gömerek sorunları yok sayanlar, o sorunların daha kronik hal almasına neden olarak çok büyük kötülük yapmışlardır. Geçmişte bu yanlışlara biz de düştük, onu da söyleyeyim ama şimdi bu yanlışlarla yüzleşme dönemidir. Demokratikleşme noktasında, demokratik açılım, 'Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi' biz hiçbir zaafı, hiçbir yavaşlamayı kabul etmiyoruz. Demek ki sırtımızda o zaman küfe yoktu. Yumurta küfesini kast ediyorum ama şimdi yumurta küfesini alınca bu küfenin içindeki bu yumurtalar sorunları teşkil ediyor. Bunları şimdi bizim tek tek sırtımızdan atmamız lazım. Nasıl atacağız, sorunları çözerek. Bunlar Türkiye'nin geleceğini çok yakından ilgilendiren, gelecek nesillerin yaşayacağı modern Türkiye'nin sağlam, demokratik temellerini bugünden atan girişimlerdir. Hükümet olarak taviz vermemiz, hız kesmemiz asla söz konusu olmayacaktır. Bedeli ne olursa olsun söz konusu olmayacaktır.'' Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Biz hükümet olarak biliyoruz ki asıl mesele sorunları üreten zihniyeti değiştirmek, sorunları üreten sebepleri ortadan kaldırmaktır. Zihniyet değişimi kolay bir olay değil ama zihniyet değişimi olmadan uygulamada başarıya ulaşmak da mümkün değil'' dedi.
Türkiye'nin her açıdan çok büyük bir potansiyele sahip olduğunu belirterek, bunun hem konum ve etkinlik açısından hem de insan ve bilgi birikimi açısından böyle olduğunu vurguladı.
Türkiye'nin, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman ama aynı zamanda demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak Avrupa kurumlarıyla bütünleşmeyi hedeflemiş bir ülke olduğunu belirten Erdoğan, ''Avrupalı bir ülkeyiz ama yine aynı zamanda Orta Doğu'nun, Kafkasların, Balkanların, Afrika'nın ve Yakın Doğu'nun siyasetini, sosyolojisini, psikolojisini en iyi şekilde anlayabilecek bir ülkeyiz'' diye konuştu.
Başbakan Erdoğan, Türkiye'nin tarih birikimi, kültürel zenginliği, beşeri potansiyeli ve coğrafi konumunun eşsiz fırsatlar sunduğunu ve önemli misyonlar yüklediğini kaydederek, şöyle konuştu:
''Türkiye, gerek bölgeler ve kıtalar arasındaki eşsiz konumuyla, gerek medeniyet, kültür ve siyaset birikimiyle stratejik bir öneme sahiptir. Sahip olduğu özellikler Türkiye'yi kendi halinde, sıradan bir ülke olmaktan çıkarıp, etki gücü yüksek, önemli bir aktör haline getiriyor. Türkiye, kendisi istese dahi içe kapalı, pasif, dünyadaki gelişmelere ilgisiz kalabilen, gözünü yumabilen bir ülke haline asla gelemez. Böyle bir ülkeymiş gibi davranamaz. Balkanlarda hangi ülkede bir sorun yaşansa çözüm arayan gözler Türkiye'ye döner. Kafkaslarda hangi ülkede bir kriz çıksa Türkiye'nin katkısı beklenir. Türk dünyasının hangi ülkesinde bir sıkıntı olsa Türkiye'nin desteği aranır. Orta Doğu'da hangi kronik sorun aşılmak istense Türkiye'nin rolü hesaba katılır. Afganistan'da, Pakistan'da yaşanan gerilimlerde Türkiye'nin geliştireceği inisiyatif dikkate alınmak durumundadır. Afrika'da, Sudan'ın Darfur'unda bir insanlık dramı ortaya çıksa Türkiye, kurumlarıyla, sivil toplum örgütleriyle orada faaliyet gösterir. Uluslararası gerilimlerde BM Güvenlik Konseyi'nin geçici üyesi olan Türkiye söz sahibidir. Kültürler arası gerilimlerin aşılması için başlatılan Medeniyetler İttifakı Girişimi'nde Türkiye eş başkandır. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri bir Türktür. NATO'da Türkiye en önemli güç durumundadır.''
-''KISIRDÖNGÜ KIRILIYOR''-
Dünyada dengelerin değiştiğini, Türkiye'nin öneminin de her geçen gün arttığını ve oynadığı rollerin değiştiğini, çeşitlendiğini ifade eden Erdoğan, Türkiye'nin buna alışması ve ciddi bir öz güvene sahip olması gerektiğini vurguladı.
Başbakan Erdoğan, şöyle devam etti:
''Ancak bu durumun analizi, bugüne kadar yeterince yapılmış mıdır? Ne yazık ki yapılmamıştır ve bunun üzerinde de hassasiyetle durulmamıştır. Üniversitelerimiz yıllar boyunca son derece detay ve lokal meselelerle meşgul olmuştur. Medyamız, daha günlük daha magazinel daha popüler konularla ilgilenmeyi tercih etmiştir. Sivil toplum kuruluşlarımız uzunca bir dönem özgürce faaliyet yürütecekleri zemin ve imkanlardan yoksun kalmıştır. Özgür düşünce, bilgi üretimine ve paylaşımına ortam hazırlayacak olan demokrasimiz yıllarca standartlarını yükseltememiştir. Yükseltme gayreti içine girdiğiniz zaman da 'ne oluyoruz' sorusuyla karşı karşıya kalmıştır. Bugün bu kısır döngünün kırılmakta olduğunu hep birlikte ve büyük bir memnuniyetle müşahede ediyoruz. Açıkçası Türkiye, içine kapanan ve sonu gelmez tartışmalarla enerjisini heba eden değil dışa açılan ve bilgiyi maksimum düzeyde kullanan ve üreten bir ülke konumuna yükseliyor.''
AK Parti döneminin en önemli özelliğinin bu olduğunu vurgulayan Erdoğan, USAK ve benzeri düşünce kuruluşlarının bu yeni dönemin somut habercileri olduğunu kaydetti.
-''BUGÜNÜN SORUNLARI DÜNDEN FARKLILAŞTI''-
Soğuk savaş döneminin sona ermesi ve küreselleşmenin getirdiği değişimle özellikle uluslararası ilişkiler ve güvenlik kavramlarının ciddi ölçüde farklılaşmaya başladığını belirten Erdoğan, dünün sanal, yapay, türetilmiş ve abartılı tehditlerinin yerini bugün göç, terör, iklim değikliği, nükleer silahların yaygınlaştırılması gibi somut ve gerçekçi tehditlerin aldığını söyledi.
Bugünün sorunlarının dünden farklılaştığını anlatan Erdoğan, şunları kaydetti:
''Elbette geçmişten bu yana tekrar eden, devam eden sorunlar vardır ancak bunlara ek olarak tarihte ilk kez yaşanan sorunlarla da yüz yüzeyiz. Onun için güncelleşme veya güncelleştirme bizlerin olmazsa olmaz bir hareket, bir pratik alanıdır. Sorunların mahiyeti, kapsamı, aktörleri, kaynakları çok hızlı bir şekilde değişiyor. Değişen sorunları bildik yöntemlerle aşmak mümkün olmadığı için çözüm çabalarının da mevcut durumu iyi analiz etmesi, doğru algılaması gerekir. Toprakları ve sınırları koruma anlayışı 11 Eylül saldırılarıyla bir değişim geçirmiştir. 11 Eylül'de sadece ikiz kuleler değil güvenlik anlayışları da yıkılmıştır. Tehditler, riskler ve mücadele yöntemleri değişmek zorunda kalmıştır. Küresel düzeyde taşınan sorunlar, küresel işbirliklerini gerekli hale getirilmiştir.''
Türkiye'nin tarihi ve kültürel birikimiyle dünyadaki değişime yön vermek, yeni düzende yapıcı ve aktif roller üstlenmek gibi bir potansiyele sahip olduğunu belirten Erdoğan, ''Bunun yolu elbette öncelikle kendi iç sorunlarımızı hafifletmekten kendi ayaklarımız üzerinde doğrulmaktan, kendi değişimimizi ve gelişimimizi sağlamaktan geçiyor'' diye konuştu.
Türkiye'deki hızlı gelişmeyi rakamlarla anlatan Erdoğan, ülkenin 2002'de dünya ekonomileri arasında 26. sırada olduğunu, kaydedilen hızlı büyüme sayesinde bugün 17. büyük ekonomi konumuna yükseldiğini söyledi. Küresel finans krizine rağmen ekonomi ve turizmde önemli gelişmeler yaşandığına dikkati çeken Erdoğan, ''Şu anda uluslararası kuruluşlar 2010 ve sonrasında Türkiye ekonomisinin en hızlı büyüyen ekonomiler arasında yer alacağını teyit ediyor ve kredi derecelendirme kuruluşları da aynı şekilde Türkiye'nin notunu artırıyor'' dedi.
-''İSTİKRAR VE GÜVEN ŞART''-
Türkiye'nin dış politikada küresel meselelerde de varlığını hissettirdiğine işaret eden Başbakan Erdoğan, ''Hükümet olarak 7 yıldır iç politikayı, dış politikayı, ekonomiyi ve demokratikleşmeyi birbirine paralel şekilde eş zamanlı olarak dönüştürmenin ve ilerletmenin gayreti içindeyiz'' diye konuştu.
Erdoğan, şöyle konuştu:
''Kendi içinde istikrar ve güven zeminini temin edemeyen bir ülkenin reformlarını kalıcı hale getirmesi, bölgesel meselelerde söz sahibi olabilmesi mümkün değildir. Hem gerçekleştirdiğimiz tüm reformları sağlam bir zemin üzerine inşa etmek hem de bölgesel ve küresel barışı tesis edebilmek için istikrar ve güveni en önemli kriterler olarak görüyoruz. Şunu açıkça ifade etmek istiyorum artık küresel sermaye gideceği ülkede iki kavramı arıyor. Bunlardan bir tanesi istikrardır bir tanesi güvendir. Eğer bu aradığı, araştırdığı ülkelerde güven, istikrar yoksa oraya gitmiyor. Örneğin, bizim görüşme yaptığımız küresel sermayenin temsilcileri bizlere hep şunu söylerler, 'ülkenizde seçim var mı?', 'seçim zamanında yapılacak mı?', 'acaba bir istikrar, güven tehdidi var mı?', hep bunları sorarlar. Niçin? Buraya gelip gidiyor, yatırımlarını yapacak. Eğer bu yatırımlarını yaptığı zaman burada bu tür sıkıntılar varsa bu ülkeye gelmesinin anlamı yok. Çünkü yarın iflas tehditleriyle karşı karşıya kalacaktır. Bir başka tehditlerle de farklı bir şekilde karşı karşıya kalabilirler. Onun için bunu hazırlamak durumundasınız. Bunu hazırladığınız takdirde küresel sermaye rahatlıkla buraya gelir ve yatırımını yapar.''
-''ZİHNİYET DEĞİŞİMİ KOLAY DEĞİL''-
Başbakan Erdoğan, eğer demokratikleşme alanında 7 yıldır büyük reformları gerçekleştirmemiş olsalardı Türkiye'nin ekonomide ve dış politikada bugünkü noktaya ulaşamayacağını vurgulayarak, daha ileri seviyeleri yakalamak için demokratikleşme çabalarının aynı kararlılıkla devam etmesi gerektiğini vurguladı.
Bunun mücadelesini verdiklerini kaydeden Erdoğan, şunları söyledi:
''Türkiye büyük bir demokratikleşme ve değişim süreci yaşarken geçmişten devraldığı kronik sorunları aşmaya çalışmakta, terör gibi bölgesel kalkınma farklılıkları gibi birçok sorunu ciddiyetle ele almaktadır. Biz hükümet olarak biliyoruz ki asıl mesele sorunları üreten zihniyeti değiştirmek, sorunları üreten sebepleri ortadan kaldırmaktır. Zihniyet değişimi kolay bir olay değil ama zihniyet değişimi olmadan uygulamada başarıya ulaşmak da mümkün değil. Asıl tehlike bilgisizliktir, yanlış algılardır, ön yargılardır, yanlışta ısrar etmektir. Türkiye gibi kültürel siyasi derinliğe sahip, dünyanın birçok bölgesiyle tarihi ilişkileri olan ülkeler için asıl tehlike içe kapanmaya çalışmaktır, gelişmelere ilgisiz kalmaktır. İçeride ve dışarıda sanal tehditler imal ederek toplumu dizayn etme siyaseti de komşuları düşman gibi konumlandırma anlayışı da soğuk savaş dönemiyle birlikte artık tarihe karışmıştır. Biz bu yüzden düşman üretme değil dost kazanma anlayışıyla hareket ediyor, Atatürk'ün 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesini hayata geçirmeye çalışıyoruz.''
URL: http://www.stargazete.com/politika/erdogan-dan-strateji-toplantisinda-kritik-mesajlar-242144.htm Tarih: 3 Şubat 2010 Çarşamba, 13:35
Tuesday, February 2, 2010
KUR'AN'DA ADI GEÇEN PEYGAMBER EFENDİLERİMİZ...
Allah'ın elçisi hak din islam Kuran'da adı geçen peygamberler nebi peygamberler Peygamberlerin sıfatları resul
Vahiy meleği vasıtasıyla Yüce Allah tarafından gönderilen ilâhî emirleri ve yasakları insanlara bildirmekle vazifeli kimselere Kur’an-ı Kerîm’in dilinde "Nebî, resûl, beşir ve nezîr" adlari verilir. Bunlar her bakimdan üstün ve seçkin kimselerdir. Peygamberler günah işlemezler, yalan söylemezler, emanete hiyanet etmezler, Allah’tan aldıkları emirleri olduğu gibi insanlara bildirirler. Çok zekî, uyanık ve mantıklı kimselerdir. Peygamberlerin bir kısmı bir kavme, bir bölgeye, bazıları da bütün âleme ve insanlığa gönderilmiştir. Bunların ne kadar oldukları bildirilmemiştir; sayılarını ancak Allah bilir. Kur’an-ı Kerîmde peygamberlerin sadece bir kısmından bahsedilir. Onlar da şunlardır:
1. Hz. Adem (a.s)
2. Hz. Idris (a.s)
3. Hz. Nuh (a.s.)
4. Hz. Hûd (a.s)
5. Hz. Salih (a.s)
6. Hz. Ibrahim (a.s)
7. Hz. Ismail (a.s)
8. Hz. Lût (a.s)
9. Hz. Ishak (a.s)
10. Hz. Yakûb (a.s)
11. Hz. Yusuf (a.s)
12. Hz. Eyyûb (a.s)
13. Hz. şuayb (a.s)
14. Hz. Musa (a.s)
15. Hz. Harun (a.s)
16. Hz. Davut (a.s)
17. Hz. Süleyman (a.s)
18. Hz. Zülkifl (a.s)
19. Hz. İlyas (a.s)
20. Hz. El- Yesâ (a.s)
21. Hz. Yunus (a.s)
22. Hz. Zekeriya (a.s)
23. Hz. Yahya (a.s)
24. Hz. Isa (a.s)
25. Hz. Muhammet (s.a.v)
Bunlardan başka Kur’an-ı Kerîmde isimleri geçen fakat peygamber olup olmadıkları hakkında kesin bilgi olmayanlar vardır ki; bunlar da şunlardır:
- Üzeyir
- Lokman
- Zü’lkarneyn.
İslâm dininin inanç esaslarında Allah’ın peygamberlerinden hiçbirisi diğerinden ayrılmaz. Hepsi peygamber olarak kabul edilir, her peygamberin getirdiği ve tebliğ ettiği dînin hak din olduğu benimsenir. Çünkü İslâm dininin îman esasına göre; gerçek din, semavî din tektir ve Allah tarafından elçiler aracılığı ile gönderilir.
Vahiy meleği vasıtasıyla Yüce Allah tarafından gönderilen ilâhî emirleri ve yasakları insanlara bildirmekle vazifeli kimselere Kur’an-ı Kerîm’in dilinde "Nebî, resûl, beşir ve nezîr" adlari verilir. Bunlar her bakimdan üstün ve seçkin kimselerdir. Peygamberler günah işlemezler, yalan söylemezler, emanete hiyanet etmezler, Allah’tan aldıkları emirleri olduğu gibi insanlara bildirirler. Çok zekî, uyanık ve mantıklı kimselerdir. Peygamberlerin bir kısmı bir kavme, bir bölgeye, bazıları da bütün âleme ve insanlığa gönderilmiştir. Bunların ne kadar oldukları bildirilmemiştir; sayılarını ancak Allah bilir. Kur’an-ı Kerîmde peygamberlerin sadece bir kısmından bahsedilir. Onlar da şunlardır:
1. Hz. Adem (a.s)
2. Hz. Idris (a.s)
3. Hz. Nuh (a.s.)
4. Hz. Hûd (a.s)
5. Hz. Salih (a.s)
6. Hz. Ibrahim (a.s)
7. Hz. Ismail (a.s)
8. Hz. Lût (a.s)
9. Hz. Ishak (a.s)
10. Hz. Yakûb (a.s)
11. Hz. Yusuf (a.s)
12. Hz. Eyyûb (a.s)
13. Hz. şuayb (a.s)
14. Hz. Musa (a.s)
15. Hz. Harun (a.s)
16. Hz. Davut (a.s)
17. Hz. Süleyman (a.s)
18. Hz. Zülkifl (a.s)
19. Hz. İlyas (a.s)
20. Hz. El- Yesâ (a.s)
21. Hz. Yunus (a.s)
22. Hz. Zekeriya (a.s)
23. Hz. Yahya (a.s)
24. Hz. Isa (a.s)
25. Hz. Muhammet (s.a.v)
Bunlardan başka Kur’an-ı Kerîmde isimleri geçen fakat peygamber olup olmadıkları hakkında kesin bilgi olmayanlar vardır ki; bunlar da şunlardır:
- Üzeyir
- Lokman
- Zü’lkarneyn.
İslâm dininin inanç esaslarında Allah’ın peygamberlerinden hiçbirisi diğerinden ayrılmaz. Hepsi peygamber olarak kabul edilir, her peygamberin getirdiği ve tebliğ ettiği dînin hak din olduğu benimsenir. Çünkü İslâm dininin îman esasına göre; gerçek din, semavî din tektir ve Allah tarafından elçiler aracılığı ile gönderilir.
Subscribe to:
Comments (Atom)














