
Tuesday, December 30, 2008
Monday, December 29, 2008
Sunday, December 28, 2008
28 December 2008
Security Council
SC/9559
Department of Public Information • News and Media Division • New York
Security Council Press statement on SITUATION IN GAZA
The following Security Council press statement on the situation in Gaza was read out by Council President Neven Jurica ( Croatia):
The members of the Security Council expressed serious concern at the escalation of the situation in Gaza and called for an immediate halt to all violence. The members called on the parties to stop immediately all military activities.
The members of the Council called for all parties to address the serious humanitarian and economic needs in Gaza and to take necessary measures, including opening of border crossings, to ensure the continuous provision of humanitarian supplies, including supplies of food, fuel and provision of medical treatment.
The members of the Council stressed the need for the restoration of calm in full, which will open the way for finding a political solution to the problems existing in the context of the Palestinian-Israeli settlement.
* *** *
For information media • not an official record
Security Council
SC/9559
Department of Public Information • News and Media Division • New York
Security Council Press statement on SITUATION IN GAZA
The following Security Council press statement on the situation in Gaza was read out by Council President Neven Jurica ( Croatia):
The members of the Security Council expressed serious concern at the escalation of the situation in Gaza and called for an immediate halt to all violence. The members called on the parties to stop immediately all military activities.
The members of the Council called for all parties to address the serious humanitarian and economic needs in Gaza and to take necessary measures, including opening of border crossings, to ensure the continuous provision of humanitarian supplies, including supplies of food, fuel and provision of medical treatment.
The members of the Council stressed the need for the restoration of calm in full, which will open the way for finding a political solution to the problems existing in the context of the Palestinian-Israeli settlement.
* *** *
For information media • not an official record
Saturday, December 27, 2008
İNFORMEL'İN NEFESİ "SEKTÖR"ÜN ENSESİNDE!
"Büyük milletler, farklı hayat tarzlarından ürkmez. Büyük devletler hukukun en geniş çerçevesinde halkını bağrına basar. Öyle olunca farklı ideolojiler, düşünceler, kimlikler vs. düşünce zenginliğimizin bir parçası olur. Yeni neslin kurmaca kavgalara boyun eğmemesi, bölünmemesi ve farklılığa saygı duyması, -hiç kuşkunuz olmasın- kapalı kapılar arkasında fırıldak çevirenleri çılgına çeviriyor. Belki de bu yüzden birileri ısrarla farklı kimliklerin keskin söyleme dönüşmesi için tahrik edici planlar yapıyor. Bu sefer tuzağa düşmek yok..."
27 Aralık 2008, Cumartesi
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=774705
27 Aralık 2008, Cumartesi
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=774705
Friday, December 26, 2008
BASIN AÇIKLAMASI
Türkiye’de bazı aydınların başlattıkları özür imza kampanyasına Türk Tarih Kurumu Ermeni Masası içerik, zamanlama ve yöntem açısından olumsuz bakmaktadır. Özür metninde geçen “Büyük Felaket” sözü Ermeniler tarafından “Soykırım” ile eş anlamda kullanılan bir ifade olup, aydınlarımızın 1915 olaylarına kamuoyunda haklı olarak Ermenistan penceresinden baktıkları şeklinde bir algılamaya yol açmaktadır. Yine bildiride geçen “İnkar” sözcüğü teknik olarak Yahudilerin başına gelenleri kabul etmeyenlere uygulanan hukukî bir cezai müeyyide doğuran bir ifade olması nedeniyle, açıkça Türk milletini suçlu ilan etmektedir.
Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Masası, metinde geçen ve 1915 olaylarına “Duyarsız” kalındığı şeklinde suçlamayı ya da kabullenmeyi yanlış ve haksız bulmaktadır. Türk Tarih Kurumu yıllardır Ermeni sorunu ile ilgili yayınlar yapmakta ve uzmanları basında sıklıkla yer almaktadır. 1915 Olaylarının akademik ortamlarda bilimsel ölçüler içerisinde tartışılması öteden beri TTK tarafından savunulmakta ve bu bağlamda Ermeni ve Türk tarihçilerin katılacakları ortak bir tarih komisyonu kurulması konusundaki girişimlere öncülük etmekte, ancak bu girişimleri soykırım iddia sahiplerinden yanıt bulmamaktadır. Ayrıca TTK, I. Dünya Savaşı sırasında bütün Osmanlı vatandaşlarının çektiği sıkıntıların ve yaşadıkları acıları tespit etmekte ve yaşanan bu ortak tarihin önyargısız ve ideolojik görüşlerden olabildiğince uzak bilim adamları tarafından tartışılmasını desteklemektedir. Bu sıkıntıların ihalesinin bu savaşı başlatan Batının üzerinde kaldığı muhakkaktır. Bu gerçek görmezlikten gelinmekte ve gereği derecede ifade edilmemektedir.
Buradan hareketle, TTK, Ermeni araştırmacılar ile birlikte çalışılabilecek her türlü bilimsel girişimlere açık olmuş, 2005 yılında VAT Platformu çerçevesinde Ermeni tarihçilerle belge değişimi yapmış, 2007 yılı Mayıs ayında Oslo’da tarafların tam olarak temsil edildiği ortak bir çalıştaya katılmıştır. Türkiye’de düzenlenen Ermeni sorunu ile ilgili kongre ve sempozyumlara da iştirak etmeyi görev bilmekte, ancak Bilgi Üniversitesi örneğinde olduğu gibi, genellikle bu toplantılara katılım talebi geri çevrilmektedir. Ayrıca Kurum olarak Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi yönünde atılan her türlü adımı desteklemekte, son zamanlarda sıklaşan ilişkilerin olumlu yönde atılmış adımlar olduğunu değerlendirmektedir.
Bu nedenle TTK, özür kampanyasını zamansız, taraflar arasında güven ortamını zayıflatacak ve halkların birbirlerinden uzaklaşmalarına sebep teşkil edecek bir metin ve yeni bir engel olarak görmektedir. Söz konusu metin 1915 Olaylarından sadece bir tarafı sorumlu tutmakta ve bu yüzden özrü gerekli görmektedir. Halbuki tarihte yaşanmış olaylara tarih biliminin metodolojisi doğrultusunda yaklaşılmalı ve tek tarafın görüşlerini kabul ettirmeye yönelik kamuoyunu yanlış bilgilendiren girişimlerden uzak durulmalıdır. Aydınların sorumluluğu da bu yönde olmalıdır. Tarih bir kan davası alanı olmaktan çıkarılmalı ve tarihçilere bırakılmalıdır.
TÜRK TARİH KURUMU
Türkiye’de bazı aydınların başlattıkları özür imza kampanyasına Türk Tarih Kurumu Ermeni Masası içerik, zamanlama ve yöntem açısından olumsuz bakmaktadır. Özür metninde geçen “Büyük Felaket” sözü Ermeniler tarafından “Soykırım” ile eş anlamda kullanılan bir ifade olup, aydınlarımızın 1915 olaylarına kamuoyunda haklı olarak Ermenistan penceresinden baktıkları şeklinde bir algılamaya yol açmaktadır. Yine bildiride geçen “İnkar” sözcüğü teknik olarak Yahudilerin başına gelenleri kabul etmeyenlere uygulanan hukukî bir cezai müeyyide doğuran bir ifade olması nedeniyle, açıkça Türk milletini suçlu ilan etmektedir.
Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Masası, metinde geçen ve 1915 olaylarına “Duyarsız” kalındığı şeklinde suçlamayı ya da kabullenmeyi yanlış ve haksız bulmaktadır. Türk Tarih Kurumu yıllardır Ermeni sorunu ile ilgili yayınlar yapmakta ve uzmanları basında sıklıkla yer almaktadır. 1915 Olaylarının akademik ortamlarda bilimsel ölçüler içerisinde tartışılması öteden beri TTK tarafından savunulmakta ve bu bağlamda Ermeni ve Türk tarihçilerin katılacakları ortak bir tarih komisyonu kurulması konusundaki girişimlere öncülük etmekte, ancak bu girişimleri soykırım iddia sahiplerinden yanıt bulmamaktadır. Ayrıca TTK, I. Dünya Savaşı sırasında bütün Osmanlı vatandaşlarının çektiği sıkıntıların ve yaşadıkları acıları tespit etmekte ve yaşanan bu ortak tarihin önyargısız ve ideolojik görüşlerden olabildiğince uzak bilim adamları tarafından tartışılmasını desteklemektedir. Bu sıkıntıların ihalesinin bu savaşı başlatan Batının üzerinde kaldığı muhakkaktır. Bu gerçek görmezlikten gelinmekte ve gereği derecede ifade edilmemektedir.
Buradan hareketle, TTK, Ermeni araştırmacılar ile birlikte çalışılabilecek her türlü bilimsel girişimlere açık olmuş, 2005 yılında VAT Platformu çerçevesinde Ermeni tarihçilerle belge değişimi yapmış, 2007 yılı Mayıs ayında Oslo’da tarafların tam olarak temsil edildiği ortak bir çalıştaya katılmıştır. Türkiye’de düzenlenen Ermeni sorunu ile ilgili kongre ve sempozyumlara da iştirak etmeyi görev bilmekte, ancak Bilgi Üniversitesi örneğinde olduğu gibi, genellikle bu toplantılara katılım talebi geri çevrilmektedir. Ayrıca Kurum olarak Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi yönünde atılan her türlü adımı desteklemekte, son zamanlarda sıklaşan ilişkilerin olumlu yönde atılmış adımlar olduğunu değerlendirmektedir.
Bu nedenle TTK, özür kampanyasını zamansız, taraflar arasında güven ortamını zayıflatacak ve halkların birbirlerinden uzaklaşmalarına sebep teşkil edecek bir metin ve yeni bir engel olarak görmektedir. Söz konusu metin 1915 Olaylarından sadece bir tarafı sorumlu tutmakta ve bu yüzden özrü gerekli görmektedir. Halbuki tarihte yaşanmış olaylara tarih biliminin metodolojisi doğrultusunda yaklaşılmalı ve tek tarafın görüşlerini kabul ettirmeye yönelik kamuoyunu yanlış bilgilendiren girişimlerden uzak durulmalıdır. Aydınların sorumluluğu da bu yönde olmalıdır. Tarih bir kan davası alanı olmaktan çıkarılmalı ve tarihçilere bırakılmalıdır.
TÜRK TARİH KURUMU
Thursday, December 25, 2008
Wednesday, December 24, 2008
Monday, December 22, 2008
Sunday, December 21, 2008
BÜYÜK DEDEM URFALI HACI HÜSEYN HOCA'YI (BEHRAM) RAHMETLE YAD EDİYORUM...
Burası niçin Almanya değildir?
Nazi Partisi iktidara darbe yaparak falan değil, seçim kazanarak, "legal" yoldan geldi. Dünya savaşında yenilene kadar da gitmedi.İşte bu nedenle, Yahudi soykırımından Alman halkının çoğunluğu sorumludur.Lakin, Nazi Partisi'nin programında, hele hele 1933 seçiminde ve daha önceki seçimlerin kampanyalarında bir "soykırım" projesi yoktu. Yahudi düşmanlığı mebzul miktarda vardı ama başta Hitler olmak üzere hiçkimse henüz "gaz odaları" kurmayı düşünmüyordu... (Bu o kadar böyledir ki, daha 1940 yılında bile parti yönetiminde Yahudiler'i "Madagaskar adasına göndermek" fikri ciddi olarak tartışılıyordu... Soykırıma, 1941 yılında ünlü Wannsee toplantısında karar verildi.) Hitler'e oy vermemiş olanlar da soykırımdan sorumlu mudurlar? Alman halkı topluca sorumlu tutulmuş, yankıları günümüze kadar süren bir suçluluk ve eziklik duygusu, işgalci Amerika tarafından halkın tümüne dayatılmıştır.Fakat aynı Amerikan yönetimi, hemen başlayan soğuk savaşta eski SS görevlilerini Doğu Bloku'na karşı kullanmaktan utanmamış, onlardan yararlanmakta sakınca görmemiştir! Hitler'e oy vermemiş olanlar da "susup oturmuş, başkaldırmamış olmakla" suçlanmışlar ve sorumluluğa ortak edilmişlerdir ki, o korkunç baskı ortamında başkaldırmamış olmayı eleştirmek ancak "Amerikan bönlüğüyle" açıklanır...Peki Türkiye'de ne olmuştur? Ermeni tehcirini uygulayan İttihat ve Terakki Fırkası, iktidara seçim kazanarak değil, darbeyle gelmiştir: Ünlü "Babıali baskını" ... Dünya savaşında yenilene kadar da gitmemiştir.Halkın temsilcisi miydi? Hayır. Bürokrasinin partisiydi.Halktan yeterli oy alabilir, seçim kazanabilir miydi? Hayır. Ne o, ne de onun mirasçısı olan CHP, hiçbir serbest seçimi kazanamamıştır, evet, hiçbirini...Yani, gerek dünya savaşına girilmesinde, gerek Ermeni olaylarında, halkın "kollektif sorumluluğu" sözkonusu değildir. Sürgüne gönderilen Ermeniler'in üstüne çullanan alçaklar da belli illerin belli kasaba ve köylerinin çapulcularıdır, halkın bütününü bağlamaz.Ermeni olaylarından birinci derecede Talat Paşa, Doktor Nazım ve Doktor Bahattin Şakir sorumludurlar.İkinci derecede, emirleri uygulayan Teşkilat-ı Mahsusa yani gizli servis elemanları... Ayrıca, İttihat ve Terakki Fırkası'nın taşra yöneticileri, bazı valiler, bazı kaymakamlar, bazı mutasarrıflar (hepsi değil)...Üçüncü olarak da, cinayetleri ve ırza geçme eylemlerini fiilen işleyen köy serserileri, ve de Ermeni malına mülküne ve parasına el koyan, bununla zenginleşen eşraf! Bu pisliğe bulaşmayan her Türk'ün alnı açıktır.Hele hele, "ben Allah'tan korkarım" diyerek bu işe karışmayı reddeden ak sakallılar, görevden alınma ve tutuklanma, hatta idam edilme pahasına İstanbul'dan gelen emirleri uygulamamakta direnen bazı memurlar, Ermeni komşusunu kendi canı pahasına kaçırıp saklayanlar, koruyup kollayanlar (bunun da cezası idamdı), "ermiş" mertebesine ulaşması gereken muhterem adamlardır. Anıları önünde saygıyla eğiliyorum.Onların torunlarına da mı özür diletecekler? Pes.
http://www.sabah.com.tr/haber,BDD2FCEBAE11493C8D8E1E1897D9C1B1.html
Nazi Partisi iktidara darbe yaparak falan değil, seçim kazanarak, "legal" yoldan geldi. Dünya savaşında yenilene kadar da gitmedi.İşte bu nedenle, Yahudi soykırımından Alman halkının çoğunluğu sorumludur.Lakin, Nazi Partisi'nin programında, hele hele 1933 seçiminde ve daha önceki seçimlerin kampanyalarında bir "soykırım" projesi yoktu. Yahudi düşmanlığı mebzul miktarda vardı ama başta Hitler olmak üzere hiçkimse henüz "gaz odaları" kurmayı düşünmüyordu... (Bu o kadar böyledir ki, daha 1940 yılında bile parti yönetiminde Yahudiler'i "Madagaskar adasına göndermek" fikri ciddi olarak tartışılıyordu... Soykırıma, 1941 yılında ünlü Wannsee toplantısında karar verildi.) Hitler'e oy vermemiş olanlar da soykırımdan sorumlu mudurlar? Alman halkı topluca sorumlu tutulmuş, yankıları günümüze kadar süren bir suçluluk ve eziklik duygusu, işgalci Amerika tarafından halkın tümüne dayatılmıştır.Fakat aynı Amerikan yönetimi, hemen başlayan soğuk savaşta eski SS görevlilerini Doğu Bloku'na karşı kullanmaktan utanmamış, onlardan yararlanmakta sakınca görmemiştir! Hitler'e oy vermemiş olanlar da "susup oturmuş, başkaldırmamış olmakla" suçlanmışlar ve sorumluluğa ortak edilmişlerdir ki, o korkunç baskı ortamında başkaldırmamış olmayı eleştirmek ancak "Amerikan bönlüğüyle" açıklanır...Peki Türkiye'de ne olmuştur? Ermeni tehcirini uygulayan İttihat ve Terakki Fırkası, iktidara seçim kazanarak değil, darbeyle gelmiştir: Ünlü "Babıali baskını" ... Dünya savaşında yenilene kadar da gitmemiştir.Halkın temsilcisi miydi? Hayır. Bürokrasinin partisiydi.Halktan yeterli oy alabilir, seçim kazanabilir miydi? Hayır. Ne o, ne de onun mirasçısı olan CHP, hiçbir serbest seçimi kazanamamıştır, evet, hiçbirini...Yani, gerek dünya savaşına girilmesinde, gerek Ermeni olaylarında, halkın "kollektif sorumluluğu" sözkonusu değildir. Sürgüne gönderilen Ermeniler'in üstüne çullanan alçaklar da belli illerin belli kasaba ve köylerinin çapulcularıdır, halkın bütününü bağlamaz.Ermeni olaylarından birinci derecede Talat Paşa, Doktor Nazım ve Doktor Bahattin Şakir sorumludurlar.İkinci derecede, emirleri uygulayan Teşkilat-ı Mahsusa yani gizli servis elemanları... Ayrıca, İttihat ve Terakki Fırkası'nın taşra yöneticileri, bazı valiler, bazı kaymakamlar, bazı mutasarrıflar (hepsi değil)...Üçüncü olarak da, cinayetleri ve ırza geçme eylemlerini fiilen işleyen köy serserileri, ve de Ermeni malına mülküne ve parasına el koyan, bununla zenginleşen eşraf! Bu pisliğe bulaşmayan her Türk'ün alnı açıktır.Hele hele, "ben Allah'tan korkarım" diyerek bu işe karışmayı reddeden ak sakallılar, görevden alınma ve tutuklanma, hatta idam edilme pahasına İstanbul'dan gelen emirleri uygulamamakta direnen bazı memurlar, Ermeni komşusunu kendi canı pahasına kaçırıp saklayanlar, koruyup kollayanlar (bunun da cezası idamdı), "ermiş" mertebesine ulaşması gereken muhterem adamlardır. Anıları önünde saygıyla eğiliyorum.Onların torunlarına da mı özür diletecekler? Pes.
http://www.sabah.com.tr/haber,BDD2FCEBAE11493C8D8E1E1897D9C1B1.html

Basın Açıklaması
Sayın Cumhurbaşkanımız, aşağıdaki açıklamanın yapılmasını istemişlerdir:"Bütün vatandaşlarımın etnik kökenine, farklı inançlarına ve aile bağlarına saygı duyuyor, tüm bu farklılıkları imparatorluk geçmişi olan ülkemizin bir gerçeği ve aynı zamanda da zenginliği olarak görüyorum.Ayrıca, şunu vurgulamak isterim ki, tüm vatandaşlarım hiçbir ayrıma tabi tutulmaksızın birbirine eşittir. Kimsenin kimseye bir üstünlüğü kesinlikle yoktur. Herkesin aynı hak ve hukuka sahip olmaları Anayasal teminat altındadır. Bu anlayış düzeyine ulaşmış ülkemizle gurur duyuyorum.Gerek Cumhurbaşkanlığına seçilişim sürecinde çok planlı olarak ve gerekse son birkaç gündür bazılarının açıkça, bazılarının sinsi bir şekilde yaymaya çalıştığı bir yalanı düzeltmek ve hakikat adına tarihe not bırakmak için ailemle ilgili aziz milletimi bilgilendirmek mecburiyeti hissettim.Şöyle ki, Kayseri'nin yerlisi olan annem tarafından SATOĞLU, babam tarafından GÜL (Gülükimamı) sülalelerinden gelen ailemizin yüzyıllara uzanan kayıtlı geçmişi Müslüman ve Türk'tür.Buna ailemizin geçmişten günümüze titizlikle işlenen soy ağacımız, mevcut resmi nüfus kütükleri ve gelmiş geçmiş Kayserili hemşehrilerim şahittir."
Sayın Cumhurbaşkanımız, aşağıdaki açıklamanın yapılmasını istemişlerdir:"Bütün vatandaşlarımın etnik kökenine, farklı inançlarına ve aile bağlarına saygı duyuyor, tüm bu farklılıkları imparatorluk geçmişi olan ülkemizin bir gerçeği ve aynı zamanda da zenginliği olarak görüyorum.Ayrıca, şunu vurgulamak isterim ki, tüm vatandaşlarım hiçbir ayrıma tabi tutulmaksızın birbirine eşittir. Kimsenin kimseye bir üstünlüğü kesinlikle yoktur. Herkesin aynı hak ve hukuka sahip olmaları Anayasal teminat altındadır. Bu anlayış düzeyine ulaşmış ülkemizle gurur duyuyorum.Gerek Cumhurbaşkanlığına seçilişim sürecinde çok planlı olarak ve gerekse son birkaç gündür bazılarının açıkça, bazılarının sinsi bir şekilde yaymaya çalıştığı bir yalanı düzeltmek ve hakikat adına tarihe not bırakmak için ailemle ilgili aziz milletimi bilgilendirmek mecburiyeti hissettim.Şöyle ki, Kayseri'nin yerlisi olan annem tarafından SATOĞLU, babam tarafından GÜL (Gülükimamı) sülalelerinden gelen ailemizin yüzyıllara uzanan kayıtlı geçmişi Müslüman ve Türk'tür.Buna ailemizin geçmişten günümüze titizlikle işlenen soy ağacımız, mevcut resmi nüfus kütükleri ve gelmiş geçmiş Kayserili hemşehrilerim şahittir."

21.12.2008
Hanuka Bayramı
Sayın Cumhurbaşkanımızın Musevi vatandaşlarımızın Hanuka Bayramı vesilesiyle yayımlanmasını istedikleri mesajları aşağıda sunulmaktadır:“Musevi vatandaşlarımızı sevgi ve muhabbetle selamlıyor, Hanuka Bayramlarını en samimi duygularımla kutluyorum. Milletimizin tüm fertleri tarih boyunca birbirlerine sarsılmaz bağlarla ve her şeyden evvel en kuvvetli kardeşlik, birlik ve dayanışma duygularıyla kenetlenmişlerdir. Sevinçlerimiz, umutlarımız ve kederlerimiz ortak olmuştur. Tarih, ne yazık ki, ırkçılığın, hoşgörüsüzlüğün, yabancı düşmanlığının ve her türlü etnik-dini ayrımcılık ile aşırıcılığın dünya milletlerini nasıl felakete sürüklediğinin elim örnekleriyle doludur. Türk Milletinin en büyük hasleti ise, toplumsal ilişkilerinin harcını, her zaman, sevgi, hoşgörü, karşılıklı saygı ve anlayış gibi yüce duygularla yoğurmuş olmasıdır. Bu düşüncelerle, Hanuka Bayramı’nın, tarihin en karanlık ve acı günlerinde kucak açtığımız, asırlardır tek bir Milletin fertleri olarak kardeşlik, birlik ve dayanışma içinde beraberce yaşadığımız, ortak sevinç, umut ve kederlerimizi paylaştığımız Musevi vatandaşlarımıza esenlik ve mutluluk getirmesini temenni ediyorum.”
İstanbul'da camilerin kundaklanması Alevi-Sünni çatışması çıkarmaya çalışan karanlık güçlerin provokasyonu olarak değerlendirildi. Birbiri ardına mesaj yayınlayan Alevi kanaat önderleri ve sivil toplum kuruluşları,'Oyuna gelmeyin' uyarısı yaptı
İSTANBULİstanbul'da camilerin kundaklanması Alevi - Sünni çatışması çıkarmaya çalışan karanlık güçlerin provokasyonu olarak değerlendirildi. Birbiri ardına mesaj yayınlayan Alevi kanaat önderleri ve sivil toplum kuruluşları,'Türkiye'de mezhep çatışması çıkarılmaya çalışılıyor. Bu kışkırtmalara gelmeyin' açıklaması yaparak tezgahlanan kirli oyuna dikkat çekti.
'Alevi ve Sünni' denildiğinde rahatsızlık duyduğunu ifade eden Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı İrfan Çetinkaya,'Bu ayrım günümüzde zaman zaman ön plana çıkarılıyor. İstanbul'da camiler yakılıyor. İstanbul'da meydana gelen cami yangınlarını gerçekleştirenleri kınıyoruz' diye konuştu.
CEMEVİNE DE SALDIRIRLAR
'Nefretle birbirimize bakarsak beraberliğimizin harcını yok etmek isteyenlerin oyununa gelmiş oluruz' diyen Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesi belediye başkanı Ali Rıza Selmanpakoğlu da,'Türkiye'de yapay Kürt azınlığı ve bu azınlık kavgasını yıllardır ortaya atanlar yeni bir oyunun peşindeydiler' dedi.
Emperyalistler mezhebinin çatışma çıkarmayı planladığını kaydeden Türkiye Caferileri lideri Selahattin Özgündüz de, bugün cami yakan ellerin, yarın da cemevi yakararak milleti birbirine düşürme çabası içerisinde olabileceğine dikkat çekti.
BUNU YAPAN İNSAN OLAMAZ
Türkiye'de uzun süredir 'Türk-Kürt' çatışması çıkarmaya çalışan güçlerin bu kez de 'Alevi- Sünni' kavgası çıkarmak için uğraştığını belirten Karacaahmet Sultan Dergahı Cemevi Genel Başkanı Muharrem Ercan ise, 'Bunu yapan insan olamaz. Ne Alevi olabilir, ne de Sünni olabilir. Ben bir Alevi dedesi olarak tüm Alevi hatta tüm İslam âlemine sesleniyorum ve rica ediyorum. Böylesi bir oyuna gelmemelerini rica ediyorum ' dedi.
Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Genel Başkanı Fermani Altun da, Türkiye'nin aynı senaryoları geçmişte Maraş ve Çorum'da yaşadığını hatırlattı. Altun, 'Birkaç şarlatan çıkıyor. İnsanları hissi olarak galeyana getiriyor. Ve ardından felaketler yaşandığını biliyoruz' diye konuştu.
Saldırılar tesadüfi olamaz
Başkanlığını İzzetin Doğan'ın yaptığı Cem Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı, 'Son günlerde İstanbul ve Ankara'da muhtelif camilerde çıkan yangınların tesadüfi bir olay olarak açıklanamayacağını' bildirdi. Konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamada, 'Türkiye'nin birlik ve barışına kastedenlerin bir oyun tezgahladığı yönünde kuşku duyulduğu'belirtildi. Geçmişte 'camilere yönelik saldırı yapıldığı' yalanıyla Alevi-Sünni çatışması çıkarmak isteyenlerin aynı yola başvurmak istediği kaydedilen açıklamada, tüm yurttaşlar bu konuda uyanık olmaya davet edildi. Açıklamada, camilere yapılan saldırılar şiddetle kınandı.
Kaynak: http://yenisafak.com.tr/Gundem/?i=157515
İSTANBULİstanbul'da camilerin kundaklanması Alevi - Sünni çatışması çıkarmaya çalışan karanlık güçlerin provokasyonu olarak değerlendirildi. Birbiri ardına mesaj yayınlayan Alevi kanaat önderleri ve sivil toplum kuruluşları,'Türkiye'de mezhep çatışması çıkarılmaya çalışılıyor. Bu kışkırtmalara gelmeyin' açıklaması yaparak tezgahlanan kirli oyuna dikkat çekti.
'Alevi ve Sünni' denildiğinde rahatsızlık duyduğunu ifade eden Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı İrfan Çetinkaya,'Bu ayrım günümüzde zaman zaman ön plana çıkarılıyor. İstanbul'da camiler yakılıyor. İstanbul'da meydana gelen cami yangınlarını gerçekleştirenleri kınıyoruz' diye konuştu.
CEMEVİNE DE SALDIRIRLAR
'Nefretle birbirimize bakarsak beraberliğimizin harcını yok etmek isteyenlerin oyununa gelmiş oluruz' diyen Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesi belediye başkanı Ali Rıza Selmanpakoğlu da,'Türkiye'de yapay Kürt azınlığı ve bu azınlık kavgasını yıllardır ortaya atanlar yeni bir oyunun peşindeydiler' dedi.
Emperyalistler mezhebinin çatışma çıkarmayı planladığını kaydeden Türkiye Caferileri lideri Selahattin Özgündüz de, bugün cami yakan ellerin, yarın da cemevi yakararak milleti birbirine düşürme çabası içerisinde olabileceğine dikkat çekti.
BUNU YAPAN İNSAN OLAMAZ
Türkiye'de uzun süredir 'Türk-Kürt' çatışması çıkarmaya çalışan güçlerin bu kez de 'Alevi- Sünni' kavgası çıkarmak için uğraştığını belirten Karacaahmet Sultan Dergahı Cemevi Genel Başkanı Muharrem Ercan ise, 'Bunu yapan insan olamaz. Ne Alevi olabilir, ne de Sünni olabilir. Ben bir Alevi dedesi olarak tüm Alevi hatta tüm İslam âlemine sesleniyorum ve rica ediyorum. Böylesi bir oyuna gelmemelerini rica ediyorum ' dedi.
Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Genel Başkanı Fermani Altun da, Türkiye'nin aynı senaryoları geçmişte Maraş ve Çorum'da yaşadığını hatırlattı. Altun, 'Birkaç şarlatan çıkıyor. İnsanları hissi olarak galeyana getiriyor. Ve ardından felaketler yaşandığını biliyoruz' diye konuştu.
Saldırılar tesadüfi olamaz
Başkanlığını İzzetin Doğan'ın yaptığı Cem Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı, 'Son günlerde İstanbul ve Ankara'da muhtelif camilerde çıkan yangınların tesadüfi bir olay olarak açıklanamayacağını' bildirdi. Konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamada, 'Türkiye'nin birlik ve barışına kastedenlerin bir oyun tezgahladığı yönünde kuşku duyulduğu'belirtildi. Geçmişte 'camilere yönelik saldırı yapıldığı' yalanıyla Alevi-Sünni çatışması çıkarmak isteyenlerin aynı yola başvurmak istediği kaydedilen açıklamada, tüm yurttaşlar bu konuda uyanık olmaya davet edildi. Açıklamada, camilere yapılan saldırılar şiddetle kınandı.
Kaynak: http://yenisafak.com.tr/Gundem/?i=157515
Thursday, December 18, 2008
Basın Açıklaması

Sayın Cumhurbaşkanımız, TBMM üyeliği, Başbakanlık, Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptığı dönemlerden bugüne kadar, en çetin ortamlar dahil her türlü uluslararası platformda ve dış temaslarında Türkiye’nin 1915 olayları ile ilgili iddialar ve Türk-Ermeni ilişkileri hakkındaki görüş ve önerilerini defalarca açıkça ifade etmiş ve kuvvetle savunmuşlardır. Nitekim, TBMM’nin desteklemiş olduğu Ortak Tarih Komisyonu kurulması önerisi de, Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı oldukları dönemde yapılmış ve kendileri tarafından uluslararası düzeyde savunulmuştur. Bu atılım, Türk tezlerinin dünya kamuoyuna maledilmesi bakımından bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Sayın Cumhurbaşkanımız, Devletin ve Hükümetin veya tek tek vatandaşların görüşleri mahfuz kalmak üzere, bu konunun Türk kamuoyunda ve akademik çevrelerde en geniş ve özgür biçimde tartışılmakta olmasını ise, Türkiye’de diğer birçok ülkeden daha ileri ve özgür bir demokratik tartışma ortamının mevcudiyetinin, Türk halkının tarihiyle barışıklığının ve kendine duyduğu özgüvenin bir göstergesi olarak görmektedirler. Sayın Cumhurbaşkanımız, konuyla ilgili görüşlerinin bilinmesine rağmen, konunun küçük siyasi hesaplarla çarpıtılmakta olmasından üzüntü duymuşlardır.Sayın Cumhurbaşkanımızın, Türkiye’nin 1915 olayları ile ilgili iddialar ve Türk-Ermeni ilişkileri hakkında geçmiş yıllarda, çeşitli platformlarda açıklamış olduğu görüş ve önerileri aşağıda sunulmaktadır:
Wednesday, December 17, 2008
Friday, December 12, 2008
Sunday, December 7, 2008
Thursday, December 4, 2008
ÇAKMALARA GEÇİT YOK!
Aşağıda adresi verilen habere SAKIT'ın yaptığı yorumlar:
http://www.ensonhaber.com/sondakika/gundem/168736/kurdoloji-bolumu-kuruluyor.html
Ağzı olan konuşuyor...
1)Türklerle Kürtler aynı inancı paylaşırlar,(İlahi İrade) 2)Anadolu kapısında Türklere destek veren Kürtlerdir.1071 Malazgirt kardeşliği ölümsüzdür.(Tarihsel irade) 3)Nutuk (1927)dahil, İstiklal harbi belgelerinde Kürtler kurucu asli unsurdur. 4)"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir" bu vesileyle Çerkes, Çeçen, Abhaz, Laz, Arnavut, Zaza, Gacal, Selanikli, Gürcü,Boşnak tüm kardeşlerimi selamlarım. Bir talepleri varsa başım gözüm üstüne...
Sakıt yazıyor 04 Aralık 2008 Perşembe 18:25
Artık yaşlanıyorum...
Sakıt Roman kardeşlerini özellikle selamlar...
Sakıt yazıyor 04 Aralık 2008 Perşembe 18:30
Dedik ya yaşlanıyorum...
Üzülmeyin ben biraz Arap da sayılırım. Eeee yalana borcumuz yok DNA meselesi...
Sakıt yazıyor 04 Aralık 2008 Perşembe 19:19
Sakıt tüm Laz dostlarını bu vesileyle selamlar...
Önce Pirim Laz İsmail'i rahmedle yad ederim. Her ne kadar tanışmamışsak da "Asabı bozuk Adam"a selam ve saygılarımı iletirim. Yalova'daki ahbaplarıma, okuldaki can dostlara selamlar...
Sakıt yazıyor 04 Aralık 2008 Perşembe 19:36
http://www.ensonhaber.com/sondakika/gundem/168736/kurdoloji-bolumu-kuruluyor.html
Ağzı olan konuşuyor...
1)Türklerle Kürtler aynı inancı paylaşırlar,(İlahi İrade) 2)Anadolu kapısında Türklere destek veren Kürtlerdir.1071 Malazgirt kardeşliği ölümsüzdür.(Tarihsel irade) 3)Nutuk (1927)dahil, İstiklal harbi belgelerinde Kürtler kurucu asli unsurdur. 4)"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir" bu vesileyle Çerkes, Çeçen, Abhaz, Laz, Arnavut, Zaza, Gacal, Selanikli, Gürcü,Boşnak tüm kardeşlerimi selamlarım. Bir talepleri varsa başım gözüm üstüne...
Sakıt yazıyor 04 Aralık 2008 Perşembe 18:25
Artık yaşlanıyorum...
Sakıt Roman kardeşlerini özellikle selamlar...
Sakıt yazıyor 04 Aralık 2008 Perşembe 18:30
Dedik ya yaşlanıyorum...
Üzülmeyin ben biraz Arap da sayılırım. Eeee yalana borcumuz yok DNA meselesi...
Sakıt yazıyor 04 Aralık 2008 Perşembe 19:19
Sakıt tüm Laz dostlarını bu vesileyle selamlar...
Önce Pirim Laz İsmail'i rahmedle yad ederim. Her ne kadar tanışmamışsak da "Asabı bozuk Adam"a selam ve saygılarımı iletirim. Yalova'daki ahbaplarıma, okuldaki can dostlara selamlar...
Sakıt yazıyor 04 Aralık 2008 Perşembe 19:36
Thursday, November 27, 2008
Wednesday, November 26, 2008
YEMEZLER...
dENİZİ TÜKETEN "MERKEZ"İN ÇEVREYİ PARÇALAMA OPERASYONUNU YEMİYORUZ...
8 TEMMUZ-BİLEŞENLERİ
8 TEMMUZ-BİLEŞENLERİ
Tuesday, November 25, 2008
Saturday, November 22, 2008
PROTESTO...
Bazı "Haber" sitelerinin MARS"LI'ya uyguladıkları yorum ambargosunu protesto ediyorum. Medyaya dahil bazı insanların kendilerinin "sansürcü" olmaları çok düşündürücü...
8 TEMMUZ-Rübai
8 TEMMUZ-Rübai
Wednesday, November 19, 2008
Sunday, November 16, 2008
Saturday, November 15, 2008
Wednesday, November 12, 2008
Tuesday, November 11, 2008
"Türkiye'nin yönü bellidir, hedefleri bellidir, idealleri bellidir. Bunları gerçekleştirmek için gerekli kadro, gerekli siyasi irade ve gerekli kararlılık da mevcuttur.
Bugün ulaştığımız noktadan geriye dönüş olmayacaktır, kazanımlarımız asla heba edilmeyecektir, bundan asla taviz de verilmeyecek... Türkiye'de milli iradeyi her şeyin üzerinde tutan, demokrasiyi her şart altında koruyan ve güçlendiren, şimdi yine altını çiziyorum, çizemeyenler var, çeteleri, mafyayı tasfiye eden, hukukun standartlarını yükselten, AK Parti iktidarıdır.
Bunları bugüne kadar AK Parti iktidarı sümen altı etmemiştir. Görmemezlikten gelmemiştir. Peşine düşmüş kovalamıştır. Peki bitmiş midir? Onu da söyleyeyim, hayır bitmemiştir. Bu koşu daha devam edecek. Devam etmelidir. Bunun için de el ele vermek zorundayız. Omuz omuza vermek zorundayız. Ama bunu sadece bir siyasi iktidar olarak başarmak mümkün mü? Hayır. Bu milletin her bir ferdi el ele vermek durumundayız, omuz omuza vermek durumundayız. Yüreğimizi, her şeyimizi ortaya koymak suretiyle bu çetelerden, bu mafyalardan, bu terörden kurtulmak durumdayız. Hep beraber.
6 yıllık performansını AK Parti’nin görmezden gelip, AK Parti'yi farklı bir noktaya oturtmak isteyenler şunu iyi bilsinler:
AK Parti statükonun değil değişimin ana aktörüdür.
AK Parti dışlamanın, ayrımcılığın değil, kucaklamanın, birleştirmenin adresidir."
Bugün ulaştığımız noktadan geriye dönüş olmayacaktır, kazanımlarımız asla heba edilmeyecektir, bundan asla taviz de verilmeyecek... Türkiye'de milli iradeyi her şeyin üzerinde tutan, demokrasiyi her şart altında koruyan ve güçlendiren, şimdi yine altını çiziyorum, çizemeyenler var, çeteleri, mafyayı tasfiye eden, hukukun standartlarını yükselten, AK Parti iktidarıdır.
Bunları bugüne kadar AK Parti iktidarı sümen altı etmemiştir. Görmemezlikten gelmemiştir. Peşine düşmüş kovalamıştır. Peki bitmiş midir? Onu da söyleyeyim, hayır bitmemiştir. Bu koşu daha devam edecek. Devam etmelidir. Bunun için de el ele vermek zorundayız. Omuz omuza vermek zorundayız. Ama bunu sadece bir siyasi iktidar olarak başarmak mümkün mü? Hayır. Bu milletin her bir ferdi el ele vermek durumundayız, omuz omuza vermek durumundayız. Yüreğimizi, her şeyimizi ortaya koymak suretiyle bu çetelerden, bu mafyalardan, bu terörden kurtulmak durumdayız. Hep beraber.
6 yıllık performansını AK Parti’nin görmezden gelip, AK Parti'yi farklı bir noktaya oturtmak isteyenler şunu iyi bilsinler:
AK Parti statükonun değil değişimin ana aktörüdür.
AK Parti dışlamanın, ayrımcılığın değil, kucaklamanın, birleştirmenin adresidir."
GRUP TOPLANTISI 11 KASIM 2008
Tuesday, November 4, 2008
HUSSEIN(HUSEYN) CAPTURES WHITE HOUSE WIN!

11:21pm EST
WASHINGTON (Reuters) - Democrat Barack Obama captured the White House on Tuesday after an extraordinary two-year campaign, defeating Republican John McCain to make history as the first black ("Zenci") to be elected U.S. president.http://www.reuters.com/news/politics
Foto:http://www.hurriyet.com.tr/dunya/10268060.asp?gid=229&sz=78224WASHINGTON (Reuters) - Democrat Barack Obama captured the White House on Tuesday after an extraordinary two-year campaign, defeating Republican John McCain to make history as the first black ("Zenci") to be elected U.S. president.http://www.reuters.com/news/politics
Friday, October 31, 2008
Wednesday, October 22, 2008
TARİHİN VE COĞRAFYANIN EMRİ: FARKLILIKLAR BİRLİKTE YAŞAYACAK...
Bizim anayasal düzenimizi üzerinde kurduğumuz çoğulcu ve özgürlükçü demokrasinin şifresi, "Farklıların birlikte yaşamaları"dır.Farklı görüşlerin, çıkarların, coğrafyaların ve her çeşit inancın, ideolojinin, siyasi partilerin mensupları kendileri gibi olmayanlara veya düşünmeyenlere çok öfkelenebilirler.Hatta bu öfkeler kamplaşmalara da dayanabilir.Ama son değerlendirmede, herkes ve her kesim birlikte yaşamayı, kendisi gibi olmayana tahammül etmeyi kabullenmiştir.Daha da ötesi, kendisi gibi olmayan ve düşünmeyenler açık, serbest, hukuk denetimindeki seçimde kazandıkları zaman, onların meşruiyeti tartışılmaz. "Sadece bizim kazandığımız seçimler meşrudur" veya "Cahillerin ve bilinçsiz kesimlerin oyu ağır bastı" benzeri söylemlerin, çoğulcu ve özgürlükçü demokrasilerde yeri yoktur.http://www.sabah.com.tr/barlas.html
Sunday, October 19, 2008
Thursday, October 9, 2008
Wednesday, October 8, 2008
Tuesday, October 7, 2008
" BU İSTİKAMET, MİLLİ İRADENİN GÖSTERDİĞİ İSTİKAMETTİR"
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Türkiye'nin bugün yürüdüğü istikameti beğenmeyen, bu istikameti değiştirmek isteyenlere buradan en açık biçİmde ifade ediyorum: Bu istikamet, milli iradenin gösterdiği istikamettir. Arkasında 70 milyonluk milletimiz vardır'' dedi.
Erdoğan, partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmaya, Aktütün karakoluna yapılan saldırı sonucunda şehit düşen askerleri anarak başladı. Milletvekillerine, ''yüreklerinizin ne kadar yanık olduğunu, hüznünüzün ne kadar büyük olduğunu biliyorum'' şeklinde seslenen Erdoğan, ''Türkiye'nin hudut boylarında, bir bayram ertesi toprağa düşen aziz şehitlerimize, Aktütün'de o yüksek mertebeye ulaşan 17 yavrumuza Allah'tan rahmet, ailelerine, yakınlarına, milletimize sabır ve metanet diliyorum. Yaralılarımızı şifalar temenni ediyorum. Şehitlerimiz için milletimizin başı sağolsun'' diye konuştu.
Bu millete, bu vatana, bu toprağa kasteden teröristlere karşı 70 milyon insanın yüreğinin bir ve beraber olduğunu bir kez daha yineleyen Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Bu acıyı dindirmek için, bu ateşi söndürmek için, açık, seçik ifade ediyorum: Bütün ihtilaflarımızı bir kenara bırakır, bir ve bütün oluruz. Tüm farklılıklarımızı bir kenara bırakır, bir ve bütün oluruz. Bütün acıları unutur, milletçe bir ve bütün oluruz. Biz;mukaddesat düşmanı, can düşmanı, hayat düşmanı, masumiyet düşmanı bu terör örgütü yüzünden ne kardeşliğimizden, ne inancımızdan, ne mukaddeslerimizden, ne birliğimizden, ne bütünlüğümüzden vazgeçeriz. Kardeşliğimize, muhabbetimize, sevgimize, dayanışma ruhumuza, ülke bütünlüğümüze, medeniyet iddiamıza kasteden hainler, bu topraklardan er veya geç tecrit olacaktır.
Millet olarak, terörün hedefinin sadece cephedeki gencecik Mehmetçiklerimiz olmadığını, bu milletin asırlardır zayıflamayan millet olma bilinci, dostluk ve kardeşlik direnci olduğunu fark etmeli ve bu gerçeği dünyaya hep birlikte haykırmalıyız. 70 milyon insanımızın böyle menfur olaylara bakınca, eli kanlı terör örgütünün ardında, en az o kadar kirli başka zihinlerin, odakların, güçlerin bulunduğunu artık görebildiğini en gür sesimizle hep bir ağızdan ifade etmeliyiz.
Bu menfur saldırının hedefi, milletimizin birlik ve beraberliği, insanlarımızın asırlar öncesinden bugünlere taşıdığı dostluk ve kardeşlik hukukudur. Bu menfur saldırının hedefi, Türkiye'nin çok büyük bedeller ödeyerek kazandığı huzur ve istikraradır. Bu menfur saldırının hedefi, Türkiye'nin bölgesinde oynadığı barışçı ve yapıcı diplomatik gayretleridir, artan önem ve itibarıdır. Çünkü, bu dünyada maalesef çatışmalardan, savaşlardan acılardan beslenenlerin sayısı hiç de az değil. Varlığını istikrarsızlıklara, huzursuzluklara borçlu olanlar hiç de az değil.
Türkiye'nin bugün yürüdüğü istikameti beğenmeyen, bu istikameti değiştirmek isteyenlere buradan en açık biçimde ifade ediyorum: Bu istikamet milli iradenin gösterdiği istikamettir. Arkasında 70 milyonluk milletimiz vardır. Bu iradeyi kırmayı, bu istikameti değiştirmeyi umanlar, beyhude bir çaba içinde olduklarını bilmelidirler.''
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kimsenin terör üzerinden siyaset yapmaması gerektiğini vurgulayarak, ''Kan üzerinden siyaset yapılmaz, şehitlerimiz, gazilerimiz üzerinden siyaset yapılmaz. Bu hepimizin ortak derdi, ortak meselesidir. Kan üzerinden siyaset yapanlar, o kanın içerisinde kendileri boğulur'' dedi.
Erdoğan, partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmada, hala terör üzerinden siyaset yapma gayreti içinde olanların bulunduğunu belirterek, ''Bakın çok açık ve samimi söylüyorum: Kimse terör üzerinden siyaset yapmasın. Kan üzerinden siyaset yapılmaz, şehitlerimiz, gazilerimiz üzerinden siyaset yapılmaz. Bu hepimizin ortak derdi, ortak meselesidir. Bunun üzerinden siyaset yapanlar, kan üzerinden siyaset yapanlar, o kanın içerisinde kendileri boğulurlar. Bunu böyle bilmemiz lazım. Çünkü bu, asla böyle bir yaklaşım tarzını, böyle bir davranış tarzını kabul etmez '' diye konuştu.
Sınır ötesi operasyonla ilgili Başbakanlık Tezkeresinin yarın TBMM Genel Kurulunda görüşüleceğini hatırlatan Erdoğan, ''Şimdi bizler yine Meclisimize gidiyoruz. Meclisimiz inanıyorum ki yarınki görüşmelerde, Türkiye'nin terörle mücadelesinde kararlı iradesini ortaya koyacaktır'' dedi.
-''ORTAK DURUŞ GEREKTİREN BİR MESELE''-
Terörle mücadelenin bir milli mesele olduğunu, ''devlet ve millet meselesi olduğunu'' vurgulayan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü.
''Bu mesele, her zaman olduğu gibi bugün de tüm siyasi partilerin ve kurumların ortak duruşunu gerektiren bir meseledir. Bize düşen, Meclis çatısı altında terörle mücadelede ortak irademizi sergilemektir. Bütün siyasi partilerimizin bu hassasiyete sahip olduğunu düşünüyorum. Mehmetçiğimizin hayatına kastedenlerin bu ülkeye, bu millete açık bir düşmanlık içinde oldukları ortadadır. Masum halkın kanını dökenlerin, milletin huzur ve güvenliğini tehdit edenlerin, devlete silah çekenlerin bu ülkeye, bu topluma, bu millete, bu devlete düşman oldukları açıktır. Keza, terör örgütüne 'terörden vazgeç' diyemeyenlerin bize, 'terör örgütünün adresini çökertmekten vazgeç' demeleri de mümkün değildir. Gün, birlik ve beraberlik günüdür. Gün, bütün provokasyonları bertaraf ederek, yalnız terör örgütüne değil, terör örgütünü bir maşa, bir taşeron olarak kullanan zehir tacirlerine de birlik ruhumuzu gösterme günüdür. Teröre verilecek en büyük cevap, milletimizin bir bütün olarak birlik ve beraberlik, kardeşlik örneği ortaya koymasıdır. Biz, birlik ve beraberliğimizi toplumsal bütünlüğümüzü korudukça, birbirimize şüpheyle değil, sevgiyle, güvenle, kardeşlikle baktıkça terör tecrit olacak, terörizm zemin bulamayacaktır.''
Bütün dikkat ve özenle milletin birlik ruhunu korumaya çalıştıklarını belirten Erdoğan, ''Ülkemiz; demokrasiden bir tek geri adım atmadan, insan hak ve hürriyetlerinden bir tek geri adım atmadan terörün en çok arzuladığı kalkınma iradesini geriletmeden yürüyüşüne devam edecektir'' dedi.
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Terörist karşısında, terörizm karşısında tek yürek olmayanlar, kendi vicdansızlıklarına yansınlar. Şehit kanlarını, yüreği yanan annelerin feryadını duymayanlar, kendi merhametsizliklerine yansınlar'' dedi.
Erdoğan, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, ''bu milletin hissiyatını zayıflatabileceklerini, bu ülkenin insanlarının birbirine bağlılığını zedeleyebileceklerini zannedenlerin'' kaçınılmaz sonunun, hayal kırıklığı olduğunu söyledi.
''Sözün anlamının azaldığı, konuşabilmenin güçleştiği bir zamanda'' milletin hissiyatına tercümen olabilmek adına bazı şeyleri söylemek zorunda olduğunu belirten Başbakan Erdoğan, şöyle konuştu:
''Kimin ne dediğine dikkat ediyoruz. Bütün seslere kulak veriyoruz. Bizim gibi düşünmese de çözüm yolu bizimki gibi olmasa da vicdan ve merhamet sahibi herkesin fikrini baş tacı ediyoruz. Terörist karşısında, terörizm karşısında tek yürek olmayanlar, kendi vicdansızlıklarına yansınlar. Şehit kanlarını, yüreği yanan annelerin feryadını duymayanlar, kendi merhametsizliklerine yansınlar. Bu millet, bu ülke, bu vatan, birdir ve bütündür. Bu bütünlüğü zedeleyecek bir zehirli ideoloji, ayrılıkçı bir emel, burada barınamaz. Türkiye'nin medeniyet çıtasını yükselttiği, demokrasi çıtasını yükselttiği her zaman, bu ülkenin kalkınma iddiasına zincir vurmak için kullanılan uluslararası bu taşeron örgüt, en geniş anlamda yalnızlaşacaktır, izole edilecektir, etkisiz hale getirilecektir.
Türkiye uzun yıllardır bölücü terör örgütü ile mücadele etmektedir. Bu mücadele, kesintisiz devam edecektir. Terör örgütünün amacı, uzun yıllara varan bir mücadeleyle yılgınlık ve bitkinlik oluşturmak. Amaçlarını gerçekleştirebilecek bir psikolojik ortam üretmektir. Hükümetimiz, bu amacın ve planın farkındadır. Tüm kurumlarımızla uyum içinde, uzun soluklu bir şekilde kararlılığından taviz vermeden mücadelesini sürdürecektir. Bir ve beraber durarak, omuz omuza vererek, nifaka, fitneye zerre kadar prim vermeyerek, bu kirli oyunu hep birlikte bozacağız.''
-''TERÖRLE MÜCADELE PRATİĞİ''-
Erdoğan, terör karşısında ortaya konulabilecek en doğru tavrın aklıselimin muhafaza edilmesi ve tepkisel davranılmaması olduğu uyarısında bulunarak, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Zira tepkisel davranışlar ve söylemler, terörün varmak istediği amaca hizmet edebilir. Millet olarak, toplum olarak, terör sorunu karşısında rasyonel bir tavır geliştirme becerisini göstermeliyiz. Hiçbir toplumsal mesele, tepkisel tavırlarla çözülemez. Toplumsal meselelerimizi çözmenin yegane yöntemi, aklıselim çizgisinde yürümek, sağduyuyu elden bırakmamaktır. Terörün ana amacı, toplumu yılgınlığa sevk etmek, toplumsal birlikteliği zedelemek, hayatın normal akışını zaafa uğratmaktır. Söylemlerimizle ve eylemlerimizle bu amaca hizmet etmemeliyiz.
Bunu söylerken, terörü üreten toplumsal dinamikleri ve bir bütün olarak devletin terörle mücadele pratiğini tartışmayalım. 'Üzerinde konuşmayalım' demek istemiyorum. Makul ve serbest bir tartışma olmadan meselelerimizi çözemeyeceğimiz de aşikardır. Önemli olan, makuliyeti kaybetmemek, tartışmanın akıl dairesinde yürümesini sağlamaktır. Düşmanlık üreten, bu toplumun kardeşliğini zedeleyen söylemler, ancak terör odaklarına hizmet edebilir. Bu ülkenin, bu milletin kardeşliğini öne çıkaran, tarihimize, medeniyetimize yakışan bir dille konuşmalıyız. Dilimizdeki kardeşliğe, birlikteliğe halel getirirsek, işte o zaman istemeden toplumsal barışımızı zaafa uğratırız. Daha da vahimi, millet olma iddiamızı yaralarız.
Bütün vatandaşlarımız, millete mensubiyet duygusu içinde davranmaya, düşmanlık niyetlerini boşa çıkarıp, kardeşliği pekiştirmeye hassasiyet göstermelidir. Türkiye'nin terör karşısındaki duruşu, hiç kimse tarafından yanlış anlaşılmasın. Terörle mücadele konusunda Hükümetimizin kararlı iradesi, tamdır. Türkiye'nin bugüne kadar sürdürdüğü vakur duruş, aklıselime yaslanmış olmasındadır. Aklıselime dayanan duruşumuzu, sonuna kadar sürdüreceğiz.''
-''YANLIŞ YORUMLAYANLAR''-
Türkiye'nin sabrını, metanetini, vakarını yanlış yorumlayanların, bunun bir acz olduğunu zannedenlerin bugün değilse yarın, yanıldıklarını anlayacaklarını kaydeden Erdoğan, ''Akan kanı durdurmak için yeni ne tedbir gerekirse alıyoruz, alacağız. Uluslararası hukuktan doğan haklarımızı, hukuk çerçevesinde azami kalmaya özen göstererek, kullanıyoruz, kullanacağız'' diye konuştu. http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=746617&title=turkiyenin-sabrini-yanlis-anlamasinlar
Erdoğan, partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmaya, Aktütün karakoluna yapılan saldırı sonucunda şehit düşen askerleri anarak başladı. Milletvekillerine, ''yüreklerinizin ne kadar yanık olduğunu, hüznünüzün ne kadar büyük olduğunu biliyorum'' şeklinde seslenen Erdoğan, ''Türkiye'nin hudut boylarında, bir bayram ertesi toprağa düşen aziz şehitlerimize, Aktütün'de o yüksek mertebeye ulaşan 17 yavrumuza Allah'tan rahmet, ailelerine, yakınlarına, milletimize sabır ve metanet diliyorum. Yaralılarımızı şifalar temenni ediyorum. Şehitlerimiz için milletimizin başı sağolsun'' diye konuştu.
Bu millete, bu vatana, bu toprağa kasteden teröristlere karşı 70 milyon insanın yüreğinin bir ve beraber olduğunu bir kez daha yineleyen Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Bu acıyı dindirmek için, bu ateşi söndürmek için, açık, seçik ifade ediyorum: Bütün ihtilaflarımızı bir kenara bırakır, bir ve bütün oluruz. Tüm farklılıklarımızı bir kenara bırakır, bir ve bütün oluruz. Bütün acıları unutur, milletçe bir ve bütün oluruz. Biz;mukaddesat düşmanı, can düşmanı, hayat düşmanı, masumiyet düşmanı bu terör örgütü yüzünden ne kardeşliğimizden, ne inancımızdan, ne mukaddeslerimizden, ne birliğimizden, ne bütünlüğümüzden vazgeçeriz. Kardeşliğimize, muhabbetimize, sevgimize, dayanışma ruhumuza, ülke bütünlüğümüze, medeniyet iddiamıza kasteden hainler, bu topraklardan er veya geç tecrit olacaktır.
Millet olarak, terörün hedefinin sadece cephedeki gencecik Mehmetçiklerimiz olmadığını, bu milletin asırlardır zayıflamayan millet olma bilinci, dostluk ve kardeşlik direnci olduğunu fark etmeli ve bu gerçeği dünyaya hep birlikte haykırmalıyız. 70 milyon insanımızın böyle menfur olaylara bakınca, eli kanlı terör örgütünün ardında, en az o kadar kirli başka zihinlerin, odakların, güçlerin bulunduğunu artık görebildiğini en gür sesimizle hep bir ağızdan ifade etmeliyiz.
Bu menfur saldırının hedefi, milletimizin birlik ve beraberliği, insanlarımızın asırlar öncesinden bugünlere taşıdığı dostluk ve kardeşlik hukukudur. Bu menfur saldırının hedefi, Türkiye'nin çok büyük bedeller ödeyerek kazandığı huzur ve istikraradır. Bu menfur saldırının hedefi, Türkiye'nin bölgesinde oynadığı barışçı ve yapıcı diplomatik gayretleridir, artan önem ve itibarıdır. Çünkü, bu dünyada maalesef çatışmalardan, savaşlardan acılardan beslenenlerin sayısı hiç de az değil. Varlığını istikrarsızlıklara, huzursuzluklara borçlu olanlar hiç de az değil.
Türkiye'nin bugün yürüdüğü istikameti beğenmeyen, bu istikameti değiştirmek isteyenlere buradan en açık biçimde ifade ediyorum: Bu istikamet milli iradenin gösterdiği istikamettir. Arkasında 70 milyonluk milletimiz vardır. Bu iradeyi kırmayı, bu istikameti değiştirmeyi umanlar, beyhude bir çaba içinde olduklarını bilmelidirler.''
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kimsenin terör üzerinden siyaset yapmaması gerektiğini vurgulayarak, ''Kan üzerinden siyaset yapılmaz, şehitlerimiz, gazilerimiz üzerinden siyaset yapılmaz. Bu hepimizin ortak derdi, ortak meselesidir. Kan üzerinden siyaset yapanlar, o kanın içerisinde kendileri boğulur'' dedi.
Erdoğan, partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmada, hala terör üzerinden siyaset yapma gayreti içinde olanların bulunduğunu belirterek, ''Bakın çok açık ve samimi söylüyorum: Kimse terör üzerinden siyaset yapmasın. Kan üzerinden siyaset yapılmaz, şehitlerimiz, gazilerimiz üzerinden siyaset yapılmaz. Bu hepimizin ortak derdi, ortak meselesidir. Bunun üzerinden siyaset yapanlar, kan üzerinden siyaset yapanlar, o kanın içerisinde kendileri boğulurlar. Bunu böyle bilmemiz lazım. Çünkü bu, asla böyle bir yaklaşım tarzını, böyle bir davranış tarzını kabul etmez '' diye konuştu.
Sınır ötesi operasyonla ilgili Başbakanlık Tezkeresinin yarın TBMM Genel Kurulunda görüşüleceğini hatırlatan Erdoğan, ''Şimdi bizler yine Meclisimize gidiyoruz. Meclisimiz inanıyorum ki yarınki görüşmelerde, Türkiye'nin terörle mücadelesinde kararlı iradesini ortaya koyacaktır'' dedi.
-''ORTAK DURUŞ GEREKTİREN BİR MESELE''-
Terörle mücadelenin bir milli mesele olduğunu, ''devlet ve millet meselesi olduğunu'' vurgulayan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü.
''Bu mesele, her zaman olduğu gibi bugün de tüm siyasi partilerin ve kurumların ortak duruşunu gerektiren bir meseledir. Bize düşen, Meclis çatısı altında terörle mücadelede ortak irademizi sergilemektir. Bütün siyasi partilerimizin bu hassasiyete sahip olduğunu düşünüyorum. Mehmetçiğimizin hayatına kastedenlerin bu ülkeye, bu millete açık bir düşmanlık içinde oldukları ortadadır. Masum halkın kanını dökenlerin, milletin huzur ve güvenliğini tehdit edenlerin, devlete silah çekenlerin bu ülkeye, bu topluma, bu millete, bu devlete düşman oldukları açıktır. Keza, terör örgütüne 'terörden vazgeç' diyemeyenlerin bize, 'terör örgütünün adresini çökertmekten vazgeç' demeleri de mümkün değildir. Gün, birlik ve beraberlik günüdür. Gün, bütün provokasyonları bertaraf ederek, yalnız terör örgütüne değil, terör örgütünü bir maşa, bir taşeron olarak kullanan zehir tacirlerine de birlik ruhumuzu gösterme günüdür. Teröre verilecek en büyük cevap, milletimizin bir bütün olarak birlik ve beraberlik, kardeşlik örneği ortaya koymasıdır. Biz, birlik ve beraberliğimizi toplumsal bütünlüğümüzü korudukça, birbirimize şüpheyle değil, sevgiyle, güvenle, kardeşlikle baktıkça terör tecrit olacak, terörizm zemin bulamayacaktır.''
Bütün dikkat ve özenle milletin birlik ruhunu korumaya çalıştıklarını belirten Erdoğan, ''Ülkemiz; demokrasiden bir tek geri adım atmadan, insan hak ve hürriyetlerinden bir tek geri adım atmadan terörün en çok arzuladığı kalkınma iradesini geriletmeden yürüyüşüne devam edecektir'' dedi.
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Terörist karşısında, terörizm karşısında tek yürek olmayanlar, kendi vicdansızlıklarına yansınlar. Şehit kanlarını, yüreği yanan annelerin feryadını duymayanlar, kendi merhametsizliklerine yansınlar'' dedi.
Erdoğan, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, ''bu milletin hissiyatını zayıflatabileceklerini, bu ülkenin insanlarının birbirine bağlılığını zedeleyebileceklerini zannedenlerin'' kaçınılmaz sonunun, hayal kırıklığı olduğunu söyledi.
''Sözün anlamının azaldığı, konuşabilmenin güçleştiği bir zamanda'' milletin hissiyatına tercümen olabilmek adına bazı şeyleri söylemek zorunda olduğunu belirten Başbakan Erdoğan, şöyle konuştu:
''Kimin ne dediğine dikkat ediyoruz. Bütün seslere kulak veriyoruz. Bizim gibi düşünmese de çözüm yolu bizimki gibi olmasa da vicdan ve merhamet sahibi herkesin fikrini baş tacı ediyoruz. Terörist karşısında, terörizm karşısında tek yürek olmayanlar, kendi vicdansızlıklarına yansınlar. Şehit kanlarını, yüreği yanan annelerin feryadını duymayanlar, kendi merhametsizliklerine yansınlar. Bu millet, bu ülke, bu vatan, birdir ve bütündür. Bu bütünlüğü zedeleyecek bir zehirli ideoloji, ayrılıkçı bir emel, burada barınamaz. Türkiye'nin medeniyet çıtasını yükselttiği, demokrasi çıtasını yükselttiği her zaman, bu ülkenin kalkınma iddiasına zincir vurmak için kullanılan uluslararası bu taşeron örgüt, en geniş anlamda yalnızlaşacaktır, izole edilecektir, etkisiz hale getirilecektir.
Türkiye uzun yıllardır bölücü terör örgütü ile mücadele etmektedir. Bu mücadele, kesintisiz devam edecektir. Terör örgütünün amacı, uzun yıllara varan bir mücadeleyle yılgınlık ve bitkinlik oluşturmak. Amaçlarını gerçekleştirebilecek bir psikolojik ortam üretmektir. Hükümetimiz, bu amacın ve planın farkındadır. Tüm kurumlarımızla uyum içinde, uzun soluklu bir şekilde kararlılığından taviz vermeden mücadelesini sürdürecektir. Bir ve beraber durarak, omuz omuza vererek, nifaka, fitneye zerre kadar prim vermeyerek, bu kirli oyunu hep birlikte bozacağız.''
-''TERÖRLE MÜCADELE PRATİĞİ''-
Erdoğan, terör karşısında ortaya konulabilecek en doğru tavrın aklıselimin muhafaza edilmesi ve tepkisel davranılmaması olduğu uyarısında bulunarak, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Zira tepkisel davranışlar ve söylemler, terörün varmak istediği amaca hizmet edebilir. Millet olarak, toplum olarak, terör sorunu karşısında rasyonel bir tavır geliştirme becerisini göstermeliyiz. Hiçbir toplumsal mesele, tepkisel tavırlarla çözülemez. Toplumsal meselelerimizi çözmenin yegane yöntemi, aklıselim çizgisinde yürümek, sağduyuyu elden bırakmamaktır. Terörün ana amacı, toplumu yılgınlığa sevk etmek, toplumsal birlikteliği zedelemek, hayatın normal akışını zaafa uğratmaktır. Söylemlerimizle ve eylemlerimizle bu amaca hizmet etmemeliyiz.
Bunu söylerken, terörü üreten toplumsal dinamikleri ve bir bütün olarak devletin terörle mücadele pratiğini tartışmayalım. 'Üzerinde konuşmayalım' demek istemiyorum. Makul ve serbest bir tartışma olmadan meselelerimizi çözemeyeceğimiz de aşikardır. Önemli olan, makuliyeti kaybetmemek, tartışmanın akıl dairesinde yürümesini sağlamaktır. Düşmanlık üreten, bu toplumun kardeşliğini zedeleyen söylemler, ancak terör odaklarına hizmet edebilir. Bu ülkenin, bu milletin kardeşliğini öne çıkaran, tarihimize, medeniyetimize yakışan bir dille konuşmalıyız. Dilimizdeki kardeşliğe, birlikteliğe halel getirirsek, işte o zaman istemeden toplumsal barışımızı zaafa uğratırız. Daha da vahimi, millet olma iddiamızı yaralarız.
Bütün vatandaşlarımız, millete mensubiyet duygusu içinde davranmaya, düşmanlık niyetlerini boşa çıkarıp, kardeşliği pekiştirmeye hassasiyet göstermelidir. Türkiye'nin terör karşısındaki duruşu, hiç kimse tarafından yanlış anlaşılmasın. Terörle mücadele konusunda Hükümetimizin kararlı iradesi, tamdır. Türkiye'nin bugüne kadar sürdürdüğü vakur duruş, aklıselime yaslanmış olmasındadır. Aklıselime dayanan duruşumuzu, sonuna kadar sürdüreceğiz.''
-''YANLIŞ YORUMLAYANLAR''-
Türkiye'nin sabrını, metanetini, vakarını yanlış yorumlayanların, bunun bir acz olduğunu zannedenlerin bugün değilse yarın, yanıldıklarını anlayacaklarını kaydeden Erdoğan, ''Akan kanı durdurmak için yeni ne tedbir gerekirse alıyoruz, alacağız. Uluslararası hukuktan doğan haklarımızı, hukuk çerçevesinde azami kalmaya özen göstererek, kullanıyoruz, kullanacağız'' diye konuştu. http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=746617&title=turkiyenin-sabrini-yanlis-anlamasinlar
Monday, October 6, 2008
Saturday, October 4, 2008
TÜRKİYE HALKININ BİRLİĞİ'NE SALDIRI...
BİRLİKTE RAHMET VARDIR...
8 TEMMUZ- BEHRAM / Mir Seyit Galiyev
8 TEMMUZ- BEHRAM / Mir Seyit Galiyev
Thursday, October 2, 2008
YAŞASIN TÜRKİYE HALKININ BİRLİĞİ...
EME BİRATİ BİKİN RE TEVDİR...
8 TEMMUZ- 1071 Malazgirt Kardeşliği
8 TEMMUZ- BEHRAM / Mir Seyit Galiyev
8 TEMMUZ- 1071 Malazgirt Kardeşliği
8 TEMMUZ- BEHRAM / Mir Seyit Galiyev
MALAZGİRT KARDEŞLİĞİ ÖLÜMSÜZDÜR!
3 KURUŞLUK RANTLAR KARDEŞLİĞİ BOZAMAZ...
8 TEMMUZ- 1071 MALAZGİRT KARDEŞLİĞİ
8 TEMMUZ- 1071 MALAZGİRT KARDEŞLİĞİ
Monday, September 29, 2008
Thursday, September 18, 2008
Thursday, September 11, 2008
TARİH "EYLÜLİST"LERDEN HESAP SORUYOR...
DEMOKRASİYİ "12"DEN VURMAK, ÇAĞDAŞ UYGARLIK KOŞUSUNDA MİLLETİ ÇELMELEMEKTİR!
Tuesday, September 9, 2008
10 EYLÜL DOLAYISIYLA 8 TEMMUZ-İNFORMEL'İN MESAJI:
BAŞTA MİR SEYİT GALİYEV OLMAK ÜZERE TÜRKİYE'Lİ YOLDAŞLARINI RAHMETLE YAD EDERİZ...
Thursday, September 4, 2008
Monday, September 1, 2008
Friday, August 29, 2008
Tuesday, August 26, 2008
ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ!
Türkiye'yi doğru anlamak
Önce Eser Karakaş yazdı, ardından Taha Kıvanç tekrarladı. Kimi köşe yazarlarının 27 Nisan muhtırasının ardından nasıl yanlış değerlendirme yaptığını ortaya koydu. Aslında sadece 27 Nisan bildirisinde yanılmadılar elbette, Cumhurbaşkanlığı seçiminden genel seçim sonuçlarına kadar, yaptıkları her değerlendirme yanlış çıktı. 2002'de SABAH'ın başına geldiğimde AK Parti'nin hızla yükselen bir parti olduğu apaçık ortadaydı.Oysa onlar kendilerini Yeni Türkiye Partisi'ne inandırmış, rahmetli İsmail Cem, Kemal Derviş ve Hüsamettin Özkan'ın liderliğini yapacağı partinin iktidara geleceği yönünde manşetler atmışlardı. Ama parti yüzde 1 civarında oy aldı sonuçta.Onlar 3 Kasım'ın şokunu yaşarken SABAH'ın manşeti "Anadolu İhtilali" idi. 27 Nisan'da açıkça darbe çağrısı yaparlarken SABAH'ın manşeti "Darbeye hayır"dı. Halka rağmen gazetecilik yapmaya çalışırsanız, gönlünüzdeki ile halkın tercihi hiçbir zaman örtüşmez. Halkı hep güdülen, bidon kafalı bir tip olarak görmeye devam ettiğiniz sürece de hiç örtüşmeyecek.Türkiye'de büyük bir değişim yaşandığının farkında değiller.Çetelerin birer ikişer ortaya çıktığı, herkesin başkalarının hakkına saygı çerçevesinde özgürce yaşama hakkı talep ettiği bir dönem bu. İletişimin hızla zenginleştiği, birden fazla kaynaktan bilgiye ulaşıldığı bir dünyada hiçbir şeyin eskisi gibi olması mümkün değil.Bu toplumun tüm kesimi için geçerli bir gerçek. Meclis'teki gücü ne olursa olsun, hiçbir iktidar bilgi akışını kısıtlayacak güçte olamayacak artık. AB yolunda atılacak adımlar bu süreci daha da hızlandıracak.Halka rağmen dönemi gerilerde kaldı.İstediğiniz hakareti yapabilir, insanları istediğiniz kadar küçümseyebilirsiniz ama bir gerçeği kabul etmeniz gerekir ki, herkesin oyu eşit. Türkiye'yi ve dünyayı doğru okumamız gereken bir dönemden geçiyoruz.Kendi amaçlarınız için insanları daha fazla yanlış yönlendirme şansınız da kalmadı.Çünkü gerçek önünde sonunda kapınıza gelip dayanıyor.
ERGUN BABAHAN Sabah 26 Ağustos 2008
Önce Eser Karakaş yazdı, ardından Taha Kıvanç tekrarladı. Kimi köşe yazarlarının 27 Nisan muhtırasının ardından nasıl yanlış değerlendirme yaptığını ortaya koydu. Aslında sadece 27 Nisan bildirisinde yanılmadılar elbette, Cumhurbaşkanlığı seçiminden genel seçim sonuçlarına kadar, yaptıkları her değerlendirme yanlış çıktı. 2002'de SABAH'ın başına geldiğimde AK Parti'nin hızla yükselen bir parti olduğu apaçık ortadaydı.Oysa onlar kendilerini Yeni Türkiye Partisi'ne inandırmış, rahmetli İsmail Cem, Kemal Derviş ve Hüsamettin Özkan'ın liderliğini yapacağı partinin iktidara geleceği yönünde manşetler atmışlardı. Ama parti yüzde 1 civarında oy aldı sonuçta.Onlar 3 Kasım'ın şokunu yaşarken SABAH'ın manşeti "Anadolu İhtilali" idi. 27 Nisan'da açıkça darbe çağrısı yaparlarken SABAH'ın manşeti "Darbeye hayır"dı. Halka rağmen gazetecilik yapmaya çalışırsanız, gönlünüzdeki ile halkın tercihi hiçbir zaman örtüşmez. Halkı hep güdülen, bidon kafalı bir tip olarak görmeye devam ettiğiniz sürece de hiç örtüşmeyecek.Türkiye'de büyük bir değişim yaşandığının farkında değiller.Çetelerin birer ikişer ortaya çıktığı, herkesin başkalarının hakkına saygı çerçevesinde özgürce yaşama hakkı talep ettiği bir dönem bu. İletişimin hızla zenginleştiği, birden fazla kaynaktan bilgiye ulaşıldığı bir dünyada hiçbir şeyin eskisi gibi olması mümkün değil.Bu toplumun tüm kesimi için geçerli bir gerçek. Meclis'teki gücü ne olursa olsun, hiçbir iktidar bilgi akışını kısıtlayacak güçte olamayacak artık. AB yolunda atılacak adımlar bu süreci daha da hızlandıracak.Halka rağmen dönemi gerilerde kaldı.İstediğiniz hakareti yapabilir, insanları istediğiniz kadar küçümseyebilirsiniz ama bir gerçeği kabul etmeniz gerekir ki, herkesin oyu eşit. Türkiye'yi ve dünyayı doğru okumamız gereken bir dönemden geçiyoruz.Kendi amaçlarınız için insanları daha fazla yanlış yönlendirme şansınız da kalmadı.Çünkü gerçek önünde sonunda kapınıza gelip dayanıyor.
ERGUN BABAHAN Sabah 26 Ağustos 2008
Tuesday, August 19, 2008
Sunday, August 17, 2008
Friday, August 15, 2008
Monday, August 11, 2008
Monday, August 4, 2008
Wednesday, July 30, 2008
Tuesday, July 29, 2008
HODRİ MEYDAN!
Bombalama olayını gerçekleştirenlerin halka bir mesaj vermek istediğini belirten Uras, ''Demişlerdir ki; (bizim üstümüze gelmeyin.) Hayır, onların üstüne gideceğiz. İnatla biz bu ülkede temiz siyaseti, demokrasiyi kurumsallaştıracağız. Onlara buradan hodri meydan diyoruz.'' ifadelerini kullandı.
http://www.ensonhaber.com/Gundem/142884/Ufuk-Urastan-ilginc-mesaj.html
http://www.ensonhaber.com/Gundem/142884/Ufuk-Urastan-ilginc-mesaj.html
Friday, July 25, 2008
Saturday, July 19, 2008
Friday, July 18, 2008
Ergenekon, ulusalcılık-'Neo-İttihatçılık'
Türkiye, 85 yıllık bir Cumhuriyet ama "Osmanlı miras sorunları"nın hâlâ tam üstesinden gelebilmiş değil. İçinde yaşadığımız son çalkantılar, bir yönüyle, Osmanlı İmparatorluğu'nu, koca "devlet"i çökertmiş olan ve kuruluşundan itibaren Cumhuriyet'e de bulaşmış olan "İttihatçı genler" ile ilgili.Kemal Atatürk, "yeni devlet"ten bu "genleri" temizlemek için çok uğraştı. Ne tuhaf bir "ironi" ki, "neo-İttihatçılar" onun adını bu "genler"e bulaştırarak "dokunulmazlık" ve "meşruiyet" arıyorlar. Günümüzün özellikle yabancı medya terminolojisindeki "Kemalistler" sözcüğü, aslında Atatürk'ün amansız bir karşıtı olduğu İttihatçıların "reenkarnasyonu" için kullanılıyor.İttihatçıların temel siyasi özelliği, "Almanya ittifakı" aracılığı ile, Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzlerce yıl sürdürdüğü "Batı'ya dönük" yüzünü ters yöne, Doğu'ya, "Turan hayali"ne döndürmek idi.İktidarı ele geçiriş yöntemleri "darbecilik", kullandıkları başlıca enstrüman "Teşkilat-ı Mahsusa" adlı gizli istihbarat/güvenlik örgütüydü. Balkan Savaşı'nda yitirilen ve imparatorluğun "heartland"ı sayılan Avrupa topraklarından (Rumeli) sonraki "Turan takıntısı", o dönemin Almanya'sında cari "kan ve toprak" idealinden esinlenmiş, Alman hayat alanı "lebensraum" konseptinin Türk replikası olan "Asya'ya ilerlemek" idi.Enver Paşa'nın, onbinlerce askerimizin donarak telef olmasıyla bir trajedi halini alan ve bir askeri strateji faciası olan Sarıkamış harekatının amacı neydi?Kafkasya'ya ulaşmak ve oradan Orta Asya'ya yönelmek. İmparatorluğu, "eski Türk anayurdu"nu ele geçirerek canlandırmak.Sonuç, sadece "hüsran" olmadı. İmparatorluk gitti!***Bir "neo-İttihatçılık" türevi olan "ulusalcılık"ın çeşitli tonlarını içinde barındıran ve "Teşkilat-ı Mahsusa"nın genlerini taşıdığı anlaşılan örgütlenmeye "Ergenekon" ismini vermeleri bir şey anlatmıyor mu?Bu unsurların "ortak noktası" nedir? Ergenekon sanıkları arasında yer alan "sol" etiketlilerinden "sağ" etiketlilerine kadar, hemen hepsinin, Türkiye'nin Batı ufkuna karşı olmakta, "AB karşıtlığı"nda buluşmaları değil mi?Bu örgütlenme ve faaliyetin "ideolojik arka planı" nda, Rusya, İran ve Çin'le yakınlaşma diye nitelenen "Avrasyacı" safsatalar bulunmuyor mu?Bunların "ataları" olan İttihatçıların bir bölümü, adını ne koyarsanız koyun, binlerce, onbinlerce Osmanlı Ermenisi'nin kanına ellerini bulamışlardı. İstanbul'daki, gazeteciler başta, siyasi suikastlarda onların imzası vardı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında suikast peşinde koşanlar, yine o İttihatçı artıklarıydı.Şimdi karşımızda devlet kurumlarına sızmış, devletin içinden ve dışından örgütlenen bir "şebeke" var. Bunların bir "ideolojisi" var. "Batı karşıtı" ve ilhamını Asya'nın arkaik derinliklerinde arayan bir ideoloji.Yöntemlerinde ise, yüzyıl öncesine oranla farklılık yok. Cinayet planları, sabotajlar, darbe ortamı hazırlıkları.Ergenekon soruşturmasının "start" aldığı Umraniye'de, daha sonra Eskişehir'de "örgüt evleri ve depoları" nda çıkanlar Japon oyuncakları değildi, MKE damgalı bombalardı.Tüm işaretler, soruşturmanın ve davanın "son derece" ciddiye alınmasını gerektiriyor. Tarih şuuru bulunmayan, yakın tarihimize ilişkin bilgisiz ve kayıtsız olanlar, bu davaya ilişkin "simgeler"i hafife alır, "Agarte"den "Ergenekon"a, çeşitli "kod isimler" karşısında apışır kalır.***Türkiye'de şu anda gündemin başına oturan Ergenekon davası eksenindeki konuların önemini, neyse ki, Silahlı Kuvvetler'in komuta kademesi idrak etmiş görünüyor.Silahlı Kuvvetler'de komuta hiyerarşisini yakın geçmişimizde ilk kez İttihatçılar bozdu. Sonuç, Balkan Harbi bozgunu ve "devletin çöküşü" oldu.Bunun ikinci kez bozulması, 27 Mayıs 1960 askeri darbesidir. Türkiye, demokrasiye kan kaybettiren askeri darbeler zincirine öyle girdi. 12 Mart 1971, 27 Mayıs'ın tekerrürü korkusunun eseridir. 12 Eylül 1980, komuta kademesinin darbesidir ve Türkiye'ye, hâlâ tamir edilemeyen, yakın tarihinin en büyük darbesini vurmuştur.Darbeler, Soğuk Savaş dönemine aittir. Günümüz Türkiye'sinde yeri olamaz. O nedenle, Ergenekon ile irtibatlı "darbecilik", bir başka deyimle "neo-İttihatçılık" , dolayısıyla "anakronik" bir haldir. Modern bir devlete sahip olma iddiasındaki bir ülkenin, modern ordusu olma iddiasındaki üst komuta heyetinin, bu nedenle, söz konusu "anakronizm" e izin vermesi beklenemez.Ergenekon davası ile ilgili gelişmelerde, askerin "hukukun önüne dikilmemiş olması", herhalde, böyle açıklanabilir.Buna ters düşen CHP'nin konumudur.Taha Akyol önceki gün şöyle yazıyordu: "CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Ergenekon iddianamesi için 'Dağ fare doğurdu' deyiverdi. CHP Genel Başkanı Baykal'ın 'Başbakan savcı ise ben de Ergenekon'un avukatıyım' diyebildiği bir siyaset anlayışında, Öymen'in bu sözleri adeta ‘filmin devamı' gibi...Evet ama iddianameyi ve delillerini görmeden böyle hemen 'avukatlığına' soyunmak ve 'Dağ fare doğurdu' diye hüküm vermek, hukuka saygıdan vazgeçtim, hukuku önemseyen bir tavır mıdır?!"İttihatçılık ya da "neo-İttihatçılık"ın hukukla bir ilgisi var mıdır ki?
C.Çandarhttp://www.korsanhaber.com/yazarlar.asp?yazi=15635
Türkiye, 85 yıllık bir Cumhuriyet ama "Osmanlı miras sorunları"nın hâlâ tam üstesinden gelebilmiş değil. İçinde yaşadığımız son çalkantılar, bir yönüyle, Osmanlı İmparatorluğu'nu, koca "devlet"i çökertmiş olan ve kuruluşundan itibaren Cumhuriyet'e de bulaşmış olan "İttihatçı genler" ile ilgili.Kemal Atatürk, "yeni devlet"ten bu "genleri" temizlemek için çok uğraştı. Ne tuhaf bir "ironi" ki, "neo-İttihatçılar" onun adını bu "genler"e bulaştırarak "dokunulmazlık" ve "meşruiyet" arıyorlar. Günümüzün özellikle yabancı medya terminolojisindeki "Kemalistler" sözcüğü, aslında Atatürk'ün amansız bir karşıtı olduğu İttihatçıların "reenkarnasyonu" için kullanılıyor.İttihatçıların temel siyasi özelliği, "Almanya ittifakı" aracılığı ile, Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzlerce yıl sürdürdüğü "Batı'ya dönük" yüzünü ters yöne, Doğu'ya, "Turan hayali"ne döndürmek idi.İktidarı ele geçiriş yöntemleri "darbecilik", kullandıkları başlıca enstrüman "Teşkilat-ı Mahsusa" adlı gizli istihbarat/güvenlik örgütüydü. Balkan Savaşı'nda yitirilen ve imparatorluğun "heartland"ı sayılan Avrupa topraklarından (Rumeli) sonraki "Turan takıntısı", o dönemin Almanya'sında cari "kan ve toprak" idealinden esinlenmiş, Alman hayat alanı "lebensraum" konseptinin Türk replikası olan "Asya'ya ilerlemek" idi.Enver Paşa'nın, onbinlerce askerimizin donarak telef olmasıyla bir trajedi halini alan ve bir askeri strateji faciası olan Sarıkamış harekatının amacı neydi?Kafkasya'ya ulaşmak ve oradan Orta Asya'ya yönelmek. İmparatorluğu, "eski Türk anayurdu"nu ele geçirerek canlandırmak.Sonuç, sadece "hüsran" olmadı. İmparatorluk gitti!***Bir "neo-İttihatçılık" türevi olan "ulusalcılık"ın çeşitli tonlarını içinde barındıran ve "Teşkilat-ı Mahsusa"nın genlerini taşıdığı anlaşılan örgütlenmeye "Ergenekon" ismini vermeleri bir şey anlatmıyor mu?Bu unsurların "ortak noktası" nedir? Ergenekon sanıkları arasında yer alan "sol" etiketlilerinden "sağ" etiketlilerine kadar, hemen hepsinin, Türkiye'nin Batı ufkuna karşı olmakta, "AB karşıtlığı"nda buluşmaları değil mi?Bu örgütlenme ve faaliyetin "ideolojik arka planı" nda, Rusya, İran ve Çin'le yakınlaşma diye nitelenen "Avrasyacı" safsatalar bulunmuyor mu?Bunların "ataları" olan İttihatçıların bir bölümü, adını ne koyarsanız koyun, binlerce, onbinlerce Osmanlı Ermenisi'nin kanına ellerini bulamışlardı. İstanbul'daki, gazeteciler başta, siyasi suikastlarda onların imzası vardı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında suikast peşinde koşanlar, yine o İttihatçı artıklarıydı.Şimdi karşımızda devlet kurumlarına sızmış, devletin içinden ve dışından örgütlenen bir "şebeke" var. Bunların bir "ideolojisi" var. "Batı karşıtı" ve ilhamını Asya'nın arkaik derinliklerinde arayan bir ideoloji.Yöntemlerinde ise, yüzyıl öncesine oranla farklılık yok. Cinayet planları, sabotajlar, darbe ortamı hazırlıkları.Ergenekon soruşturmasının "start" aldığı Umraniye'de, daha sonra Eskişehir'de "örgüt evleri ve depoları" nda çıkanlar Japon oyuncakları değildi, MKE damgalı bombalardı.Tüm işaretler, soruşturmanın ve davanın "son derece" ciddiye alınmasını gerektiriyor. Tarih şuuru bulunmayan, yakın tarihimize ilişkin bilgisiz ve kayıtsız olanlar, bu davaya ilişkin "simgeler"i hafife alır, "Agarte"den "Ergenekon"a, çeşitli "kod isimler" karşısında apışır kalır.***Türkiye'de şu anda gündemin başına oturan Ergenekon davası eksenindeki konuların önemini, neyse ki, Silahlı Kuvvetler'in komuta kademesi idrak etmiş görünüyor.Silahlı Kuvvetler'de komuta hiyerarşisini yakın geçmişimizde ilk kez İttihatçılar bozdu. Sonuç, Balkan Harbi bozgunu ve "devletin çöküşü" oldu.Bunun ikinci kez bozulması, 27 Mayıs 1960 askeri darbesidir. Türkiye, demokrasiye kan kaybettiren askeri darbeler zincirine öyle girdi. 12 Mart 1971, 27 Mayıs'ın tekerrürü korkusunun eseridir. 12 Eylül 1980, komuta kademesinin darbesidir ve Türkiye'ye, hâlâ tamir edilemeyen, yakın tarihinin en büyük darbesini vurmuştur.Darbeler, Soğuk Savaş dönemine aittir. Günümüz Türkiye'sinde yeri olamaz. O nedenle, Ergenekon ile irtibatlı "darbecilik", bir başka deyimle "neo-İttihatçılık" , dolayısıyla "anakronik" bir haldir. Modern bir devlete sahip olma iddiasındaki bir ülkenin, modern ordusu olma iddiasındaki üst komuta heyetinin, bu nedenle, söz konusu "anakronizm" e izin vermesi beklenemez.Ergenekon davası ile ilgili gelişmelerde, askerin "hukukun önüne dikilmemiş olması", herhalde, böyle açıklanabilir.Buna ters düşen CHP'nin konumudur.Taha Akyol önceki gün şöyle yazıyordu: "CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Ergenekon iddianamesi için 'Dağ fare doğurdu' deyiverdi. CHP Genel Başkanı Baykal'ın 'Başbakan savcı ise ben de Ergenekon'un avukatıyım' diyebildiği bir siyaset anlayışında, Öymen'in bu sözleri adeta ‘filmin devamı' gibi...Evet ama iddianameyi ve delillerini görmeden böyle hemen 'avukatlığına' soyunmak ve 'Dağ fare doğurdu' diye hüküm vermek, hukuka saygıdan vazgeçtim, hukuku önemseyen bir tavır mıdır?!"İttihatçılık ya da "neo-İttihatçılık"ın hukukla bir ilgisi var mıdır ki?
C.Çandarhttp://www.korsanhaber.com/yazarlar.asp?yazi=15635
Wednesday, July 9, 2008
Monday, July 7, 2008
TÜRK TARİHİNDE BİR DEVLET ADAMI...
Hilmi Özkök
Hilmi Özkök, (doğum 1940 - Turgutlu, Manisa) Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 24 ncü Genelkurmay Başkanı'dır
Özkök, 1959 yılında Kara Harp Okulu'ndan, 1961 yılında Topçu Okulu'ndan mezun oldu. Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı çeşitli topçu birliklerinde 1970 yılına kadar batarya subaylığı ve batarya komutanlığı yapan Hilmi Özkök, 1972'de Kara Harp Akademisi'nden mezun oldu.
1975 yılında NATO Savunma Kolejinden mezun olmuştur. Kurmay subay olarak; 15 nci Piyade Er Eğitim Tugayında Harekat ve Eğitim Şube Müdürlüğü, NATO Güneydoğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı Özel Silahlar Şube Müdürlüğünde Karargah Subaylığı, Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargahı (SHAPE) Plan ve Prensipler Dairesinde Karargah Subaylığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Plan ve Prensipler Başkanlığında Savunma Araştırma Şube Müdürlüğü, Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliğinde Özel Kalem Müdürlüğü ve Kara Harp Okulu Komutanlığında Öğrenci Alay Komutanlığı görevlerinde bulunmuştur.
1984 yılında Tuğgeneralliğe, 1988 yılında Tümgeneralliğe, 1992 yılında Korgeneralliğe, 1996 yılında da Orgeneralliğe terfi eden Orgeneral Özkök; Tuğgeneral rütbesi ile Genelkurmay Plan ve Harekat Daire Başkanlığı ve 70 nci Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı, Tümgeneral rütbesi ile 28 nci Motorlu Piyade Tümen Komutanlığı ve Genelkurmay Personel Daire Başkanlığı, Korgeneral rütbesi ile NATO Türk Askeri Temsil Heyet Başkanlığı ve 7 nci Kolordu Komutanlığı, Orgeneral rütbesi ile NATO Güneydoğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Genelkurmay II nci Başkanlığı, 1 nci Ordu Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerinde bulunmuş ve 28 Ağustos 2002 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına atanmıştır.
Genelkurmay Başkanlığı sırasında, 2003 ve 2004 yıllarında bazı Kuvvet Komutanlarının gerçekleştirmek istedikleri "Sarıkız" ve "Ayışığı" kod adlı askeri darbelere karşı çıkarak[1], Türkiye'de demokratik rejimin devamını sağlamıştır.[2],[3],[4].
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hilmi_%C3%96zk%C3%B6k
Hilmi Özkök, (doğum 1940 - Turgutlu, Manisa) Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 24 ncü Genelkurmay Başkanı'dır
Özkök, 1959 yılında Kara Harp Okulu'ndan, 1961 yılında Topçu Okulu'ndan mezun oldu. Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı çeşitli topçu birliklerinde 1970 yılına kadar batarya subaylığı ve batarya komutanlığı yapan Hilmi Özkök, 1972'de Kara Harp Akademisi'nden mezun oldu.
1975 yılında NATO Savunma Kolejinden mezun olmuştur. Kurmay subay olarak; 15 nci Piyade Er Eğitim Tugayında Harekat ve Eğitim Şube Müdürlüğü, NATO Güneydoğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı Özel Silahlar Şube Müdürlüğünde Karargah Subaylığı, Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargahı (SHAPE) Plan ve Prensipler Dairesinde Karargah Subaylığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Plan ve Prensipler Başkanlığında Savunma Araştırma Şube Müdürlüğü, Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliğinde Özel Kalem Müdürlüğü ve Kara Harp Okulu Komutanlığında Öğrenci Alay Komutanlığı görevlerinde bulunmuştur.
1984 yılında Tuğgeneralliğe, 1988 yılında Tümgeneralliğe, 1992 yılında Korgeneralliğe, 1996 yılında da Orgeneralliğe terfi eden Orgeneral Özkök; Tuğgeneral rütbesi ile Genelkurmay Plan ve Harekat Daire Başkanlığı ve 70 nci Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı, Tümgeneral rütbesi ile 28 nci Motorlu Piyade Tümen Komutanlığı ve Genelkurmay Personel Daire Başkanlığı, Korgeneral rütbesi ile NATO Türk Askeri Temsil Heyet Başkanlığı ve 7 nci Kolordu Komutanlığı, Orgeneral rütbesi ile NATO Güneydoğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Genelkurmay II nci Başkanlığı, 1 nci Ordu Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerinde bulunmuş ve 28 Ağustos 2002 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına atanmıştır.
Genelkurmay Başkanlığı sırasında, 2003 ve 2004 yıllarında bazı Kuvvet Komutanlarının gerçekleştirmek istedikleri "Sarıkız" ve "Ayışığı" kod adlı askeri darbelere karşı çıkarak[1], Türkiye'de demokratik rejimin devamını sağlamıştır.[2],[3],[4].
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hilmi_%C3%96zk%C3%B6k
Friday, July 4, 2008
TEKİRDAĞ'DAN BİLDİRİLDİ! DEMOKRATLIK(DEMOKRASİ) ÇAĞDAŞ UYGARLIK İŞİDİR BUNU BAŞARANLAR ÇAĞDAŞ KİŞİDİR...
DEMOKRATLIK ÇAĞDAŞ UYGARLIK İŞİDİR
BUNU BAŞARANLAR ÇAĞDAŞ KİŞİDİR
BUNU BAŞARANLAR ÇAĞDAŞ KİŞİDİR
Thursday, July 3, 2008
İllegal bir siyasî parti olarak Ergenekon
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Karşımızda, bu dünyaya ve Türkiye'ye ait olmayan bir "yaratık" duruyor. Tarif edilmesi ve tanımlanması alıştığımız standartların dışında. Çoğumuz, uyanıkken bile sürekli gördüğümüz kâbusa benzeterek "darbe" tehdidini öne çıkartıyoruz.
Tehlike darbeden bile daha ciddi... Ergenekon, bir siyasî parti. Neden? Çünkü devlet iktidarını ele geçirme veya kontrol altına alma amacını taşıyor. Komünist ve faşist partiler gibi illegal yapı ve yöntemler kullanıyor. Gizlilik içinde iş görüyor. Paramiliter bir örgüt, ancak militer yapı merkezde yer aldığına göre faşist gizli partilerin hiyerarşik ve otoriter yapısına daha yakın. İçinde şiddet usullerini kullanacak niteliğe uygun aparatlar bulunuyor. Peki bu siyasî partinin ilham kaynağı neresi?
Bu siyasî partinin ilham kaynağı, Soğuk Savaş dönemine özgü gayrınizamî savaş örgütleri. NATO savunma anlayışı çerçevesinde bütün Avrupa ülkelerinde kurulan bu örgütlerin amacı ideolojik savaşı yürütmekti. Geniş bir sivil örgütlenme ağına ihtiyaç duyuyordu. Kitlesel şiddet yöntemi, tıpkı Marksist-Leninist silahlı propaganda örgütlerinin kullandığı gibi, bir savaş yöntemi olarak bu örgütler tarafından benimsendi. Türk ordusu içinde özel harp teknikleri kısa zamanda siyasî iktidarlara müdahale etmenin ve siyaseti düzenlemenin bir aracına dönüştü. 12 Eylül darbesinin meşruiyetini sağlama almak için, bu örgüt aracılığıyla şiddet ortamına kritik destekler verildiği bugün artık yeteri kadar biliniyor.
Soğuk Savaş, yani bu gayrınizamî savaş örgütlerinin dayanağı olan ideolojik savaş sona erdi. Bu örgütler bütün demokratik ülkelerde dağıtıldı, faaliyetleri soruşturma konusu yapıldı. Türkiye'de ise bu örgüt, siyasete müdahalenin, siyasî dengeleri etkilemenin aracı olarak taşıdığı değer yüzünden muhafaza edildi. Zamanla yapısı değişti. 28 Şubat sürecinde bu örgütün kamuoyunu oluşturma amacı taşıyan operasyonlarda kullanıldığı aşikar. Geçtiğimiz günlerde Genelkurmay'ın iki kere basın açıklaması yayımlayarak yalanladığı "Bilgi Destek Planı" başlıklı "Lahika 1"in, 28 Şubat Süreci'nde, Çevik Bir imzalı "Batı konsepti" ile neredeyse bire bir uyması, gözlerden kaçtı. Sivil hayata yönelik her tanzim teşebbüsünün, gayrınizamî savaş anlayışı içinde yer alması kaçınılmaz.
Türkiye'de artık fiilî bir askerî darbe ihtimali yok. Neden? Çünkü darbeyle yönetilebilecek bir ülke artık kalmadı. Bunun yerine demokratik hayatı kontrol altına alacak araçları, bir savaş mantığı içinde düzenleme fikri eski güçlerini sürdürme hayali kuranlara cazip geliyor. Gayrınizamî savaş yöntemleri ile toplumu ve siyaseti bir hiyerarşiye bağlama fikri, Ergenekon yapılanmasının temel hareket noktasını oluşturuyor. Medya, sivil toplum, yargı, üniversiteler ve hatta ekonomi üzerinde bütün araçların seferber edildiği bir kontrol kurulması amaçlanıyor. Atatürkçülüğün üçüncü dünya solculuğu versiyonu, laikliğin inadına demokrat olmayan militan bir yorumu, dünyada olup biten her şeyi komplo olarak niteleyen anti-küreselleşmeci bir ulusalcılık bu kontrolün ideolojik dayanaklarını oluşturuyor. Türkiye'de geleneksel bürokratik solculuğun iktidar şansının fiilen olmaması, muhafazakâr merkez partilerin etki menzili dışında kalanlar için bu örgütlenmeyi bilinçsizce de olsa bir cazibe merkezine dönüştürüyor. Savcılığın yürüttüğü soruşturmaya karşı kampanya yürütenlerin çıkarttığı sesler, bu illegal siyasî partiye kitle desteği hakkında fikir veriyor.
Ülkeyi, gayrınizamî savaş yöntemleri ile kontrol altında tutma projesi ilkel ve kaba bir fikir. Kendi halkına karşı gayrınizamî savaş yürüten ve üstelik devlet içinden güç alan bir örgüt, hiçbir dış düşmanın veremeyeceği zararı bu ülkeye verebilir. Ayrıca Ergenekon örgütünün birkaç eylem sonrasında tel tel dökülmesi ve dünyaya rezil olması bile, bu projenin ne kadar ham bir hayal olduğunu göstermeye kâfi.
Türk devletinin bekası, milletin saadeti ve ülkenin güvenliği için bu örgütün deşifre edilerek tasfiye edilmesi şart.
03 Temmuz 2008, PerşembeZaman
Karşımızda, bu dünyaya ve Türkiye'ye ait olmayan bir "yaratık" duruyor. Tarif edilmesi ve tanımlanması alıştığımız standartların dışında. Çoğumuz, uyanıkken bile sürekli gördüğümüz kâbusa benzeterek "darbe" tehdidini öne çıkartıyoruz.
Tehlike darbeden bile daha ciddi... Ergenekon, bir siyasî parti. Neden? Çünkü devlet iktidarını ele geçirme veya kontrol altına alma amacını taşıyor. Komünist ve faşist partiler gibi illegal yapı ve yöntemler kullanıyor. Gizlilik içinde iş görüyor. Paramiliter bir örgüt, ancak militer yapı merkezde yer aldığına göre faşist gizli partilerin hiyerarşik ve otoriter yapısına daha yakın. İçinde şiddet usullerini kullanacak niteliğe uygun aparatlar bulunuyor. Peki bu siyasî partinin ilham kaynağı neresi?
Bu siyasî partinin ilham kaynağı, Soğuk Savaş dönemine özgü gayrınizamî savaş örgütleri. NATO savunma anlayışı çerçevesinde bütün Avrupa ülkelerinde kurulan bu örgütlerin amacı ideolojik savaşı yürütmekti. Geniş bir sivil örgütlenme ağına ihtiyaç duyuyordu. Kitlesel şiddet yöntemi, tıpkı Marksist-Leninist silahlı propaganda örgütlerinin kullandığı gibi, bir savaş yöntemi olarak bu örgütler tarafından benimsendi. Türk ordusu içinde özel harp teknikleri kısa zamanda siyasî iktidarlara müdahale etmenin ve siyaseti düzenlemenin bir aracına dönüştü. 12 Eylül darbesinin meşruiyetini sağlama almak için, bu örgüt aracılığıyla şiddet ortamına kritik destekler verildiği bugün artık yeteri kadar biliniyor.
Soğuk Savaş, yani bu gayrınizamî savaş örgütlerinin dayanağı olan ideolojik savaş sona erdi. Bu örgütler bütün demokratik ülkelerde dağıtıldı, faaliyetleri soruşturma konusu yapıldı. Türkiye'de ise bu örgüt, siyasete müdahalenin, siyasî dengeleri etkilemenin aracı olarak taşıdığı değer yüzünden muhafaza edildi. Zamanla yapısı değişti. 28 Şubat sürecinde bu örgütün kamuoyunu oluşturma amacı taşıyan operasyonlarda kullanıldığı aşikar. Geçtiğimiz günlerde Genelkurmay'ın iki kere basın açıklaması yayımlayarak yalanladığı "Bilgi Destek Planı" başlıklı "Lahika 1"in, 28 Şubat Süreci'nde, Çevik Bir imzalı "Batı konsepti" ile neredeyse bire bir uyması, gözlerden kaçtı. Sivil hayata yönelik her tanzim teşebbüsünün, gayrınizamî savaş anlayışı içinde yer alması kaçınılmaz.
Türkiye'de artık fiilî bir askerî darbe ihtimali yok. Neden? Çünkü darbeyle yönetilebilecek bir ülke artık kalmadı. Bunun yerine demokratik hayatı kontrol altına alacak araçları, bir savaş mantığı içinde düzenleme fikri eski güçlerini sürdürme hayali kuranlara cazip geliyor. Gayrınizamî savaş yöntemleri ile toplumu ve siyaseti bir hiyerarşiye bağlama fikri, Ergenekon yapılanmasının temel hareket noktasını oluşturuyor. Medya, sivil toplum, yargı, üniversiteler ve hatta ekonomi üzerinde bütün araçların seferber edildiği bir kontrol kurulması amaçlanıyor. Atatürkçülüğün üçüncü dünya solculuğu versiyonu, laikliğin inadına demokrat olmayan militan bir yorumu, dünyada olup biten her şeyi komplo olarak niteleyen anti-küreselleşmeci bir ulusalcılık bu kontrolün ideolojik dayanaklarını oluşturuyor. Türkiye'de geleneksel bürokratik solculuğun iktidar şansının fiilen olmaması, muhafazakâr merkez partilerin etki menzili dışında kalanlar için bu örgütlenmeyi bilinçsizce de olsa bir cazibe merkezine dönüştürüyor. Savcılığın yürüttüğü soruşturmaya karşı kampanya yürütenlerin çıkarttığı sesler, bu illegal siyasî partiye kitle desteği hakkında fikir veriyor.
Ülkeyi, gayrınizamî savaş yöntemleri ile kontrol altında tutma projesi ilkel ve kaba bir fikir. Kendi halkına karşı gayrınizamî savaş yürüten ve üstelik devlet içinden güç alan bir örgüt, hiçbir dış düşmanın veremeyeceği zararı bu ülkeye verebilir. Ayrıca Ergenekon örgütünün birkaç eylem sonrasında tel tel dökülmesi ve dünyaya rezil olması bile, bu projenin ne kadar ham bir hayal olduğunu göstermeye kâfi.
Türk devletinin bekası, milletin saadeti ve ülkenin güvenliği için bu örgütün deşifre edilerek tasfiye edilmesi şart.
03 Temmuz 2008, PerşembeZaman
Tuesday, July 1, 2008
Monday, June 30, 2008
SOSYALİST ENTERNASYONEL
23.KONGRESİ'NE
ATİNA
Türkiye'nin Çağdaş Uygarlık koşusunda, demokrasi nam ve hesabına mücadele yürütmekte olan
8 TEMMUZ-İnformel yapılanması adına, üyeniz olan CHP'ne Kongrenizin esaslı bir uyarıda bulunmasını talep eder,
Saygılar sunarım.
Haluk ÖNCEL
(Sabık) İllegal TKP
Birlik Dayanışma Üyesi
Saturday, June 28, 2008
Mars (eski adıyla Merih), Güneş Sistemi'nin dördüncü gezegenidir. Türkçesi Sakıttır. İsmi Eski Roma'daki savaş tanrısı Mars'tan gelmektedir (Bu Tanrı Eski Yunan Mitolojisinde Ares'e karşılık gelir). Literatürde kullanılan bir diğer ismi de Kızıl Gezegen'dir. Gece temiz bir havada basit bir teleskopla kırmızılığı görülebilir.
Mars'ın 1877 yılında Amerikan astronom Asaph Hall tarafından keşfedilen Phobos ve Deimos adında iki uydusu vardır. Bu uyduların nasıl oluştukları bilinmemekle beraber, Mars'ın kütle çekim alanına kapılmış asteroitler oldukları düşünülmektedir. Bu uyduların isimleri Eski Yunan Mitolojisinde Ares'in Afrodit'ten olma iki oğlu Phobos ve Deimos'tan gelmektedir.
Gel-git etkileri yüzünden, tıpkı Dünya ve Ay gibi her iki uydunun da yalnız bir yüzü Mars'a dönüktür. Phobos Mars'ın çevresinde Mars'ın kendi ekseni etrafında döndüğünden daha hızlı döndüğü için yörüngesi giderek küçülmektedir. Bu nedenle ileriki bir tarihte Phobos Mars'a çarpacaktır. Buna karşın, Deimos Mars'tan yeterince uzakta olduğu için, yörüngesi giderek büyümektedir.İnce bir atmosferi olan karasal gezegen Mars'ın yüzey şekilleri Ay'daki kraterlerle ve Dünya 'daki volkanlar vadiler ve çöller ve kutuplarla benzerlik göstermektedir. Olimpus Dağı, mars yüzeyindeki bilinen en yüksek dağdır. En büyük kanyonu iseValles Marineris'dir. Mars'ın coğrafik yapısı dışında, dönüş periodları ve mevsim döngüleri de Dünya'ya benzemektedir.
1965'te Mariner 4'ün Mars yakınındaki gözlemlerinden önce, gezegenin yüzeyinde sıvı halde su bulunabileceği düşünülüyordu. Bu düşüncenin temel dayanağı yapılan gözlemlerde özellikle kutup bölgelerinde denizler ve kıtalar gibi görünen aydınlık ve karanlık bölgeler ve düz çizgiler bulunması ve bunların bazı gözlemciler tarafından su kanalları veya vadi benzeri oluşumların varlığı ve gezegende sıvı halde suyun varlığı olarak yorumlanmasıdır. Daha sonra bu düz çizgilerin gerçek olmadığı ispatlandı ve bunların bir ışık yanılsamasından ibaret olduğu açıklaması getirildi. Ancak halen daha Mars, güneş sistemimizde dünyadan sonra suyun ve belki de yaşamın var olabileceği yegane gezegen olarak görülmektedir.
Mars gezegeni hala bir takım uzay araçlarına ev sahipliği yapmaktadır, bunlar: Mars Odyssey, Mars Express ve Mars Reconnaissance Orbiter'dir. Dünya dışındaki tüm gezegenler içinde bu en yüksek rakamdır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mars_(gezegen)
Mars'ın 1877 yılında Amerikan astronom Asaph Hall tarafından keşfedilen Phobos ve Deimos adında iki uydusu vardır. Bu uyduların nasıl oluştukları bilinmemekle beraber, Mars'ın kütle çekim alanına kapılmış asteroitler oldukları düşünülmektedir. Bu uyduların isimleri Eski Yunan Mitolojisinde Ares'in Afrodit'ten olma iki oğlu Phobos ve Deimos'tan gelmektedir.
Gel-git etkileri yüzünden, tıpkı Dünya ve Ay gibi her iki uydunun da yalnız bir yüzü Mars'a dönüktür. Phobos Mars'ın çevresinde Mars'ın kendi ekseni etrafında döndüğünden daha hızlı döndüğü için yörüngesi giderek küçülmektedir. Bu nedenle ileriki bir tarihte Phobos Mars'a çarpacaktır. Buna karşın, Deimos Mars'tan yeterince uzakta olduğu için, yörüngesi giderek büyümektedir.İnce bir atmosferi olan karasal gezegen Mars'ın yüzey şekilleri Ay'daki kraterlerle ve Dünya 'daki volkanlar vadiler ve çöller ve kutuplarla benzerlik göstermektedir. Olimpus Dağı, mars yüzeyindeki bilinen en yüksek dağdır. En büyük kanyonu iseValles Marineris'dir. Mars'ın coğrafik yapısı dışında, dönüş periodları ve mevsim döngüleri de Dünya'ya benzemektedir.
1965'te Mariner 4'ün Mars yakınındaki gözlemlerinden önce, gezegenin yüzeyinde sıvı halde su bulunabileceği düşünülüyordu. Bu düşüncenin temel dayanağı yapılan gözlemlerde özellikle kutup bölgelerinde denizler ve kıtalar gibi görünen aydınlık ve karanlık bölgeler ve düz çizgiler bulunması ve bunların bazı gözlemciler tarafından su kanalları veya vadi benzeri oluşumların varlığı ve gezegende sıvı halde suyun varlığı olarak yorumlanmasıdır. Daha sonra bu düz çizgilerin gerçek olmadığı ispatlandı ve bunların bir ışık yanılsamasından ibaret olduğu açıklaması getirildi. Ancak halen daha Mars, güneş sistemimizde dünyadan sonra suyun ve belki de yaşamın var olabileceği yegane gezegen olarak görülmektedir.
Mars gezegeni hala bir takım uzay araçlarına ev sahipliği yapmaktadır, bunlar: Mars Odyssey, Mars Express ve Mars Reconnaissance Orbiter'dir. Dünya dışındaki tüm gezegenler içinde bu en yüksek rakamdır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mars_(gezegen)
Benim de Hocamdı: Prof. Dr. Ergun Özbudun'a Armağan
Elliden fazla anayasa hukukçusu ve siyaset bilimci, hocaları ve meslektaşları Prof. Dr. Ergun Özbudun onuruna yazdıkları makalelerden oluşan iki ciltlik Armağan'ı (Yetkin Yayınevi, 2008), dün öğleden sonra, öğretim üyesi olduğu Bilkent Üniversitesi'nde yapılan bir törenle kendisine sundular.
Aynı törende Varşova Üniversitesi Avrupa Hukuk ve İdare Okulu da Profesör Özbudun'a onursal profesörlük unvanı verdi.
Özbudun'un Türk Anayasa Hukuku'na katkısını değerlendiren makalesinde Uludağ Üniversitesi öğretim üyesi Kemal Gözler şunları söylüyor: Profesör Özbudun, 17 kitap ve 60'tan fazla makale yazdı, 6 kitap çevirdi, 5 kitabın da editörlüğünü yaptı. Başta on yıldan fazla süredir üyesi olduğu Venedik (Avrupa Konseyi Hukuk Yoluyla Demokrasi) Komisyonu olmak üzere pekçok kuruma raporlar yazdı; hatırlayamayacağı sayıda ulusal ve uluslararası sempozyuma bildiri sundu. Özbudun'un Türk anayasa hukuku doktrinine katkısı üzerine bir doktora tezi yazılabilir. Çoğu İngilizce olan eserleri dünyanın önde gelen yayınevleri ve dergileri tarafından yayımlandı. Sosyal Bilimler Atıf Endeksi'nde eserlerine 98 atıf yapıldı. Bu sayı, diğer Türk anayasa hukukçularına yapılan atıfların toplamından fazladır.
Türkiye'de hukuk ve siyasal bilgiler eğitimi görenler arasında Özbudun'un "Türk Anayasa Hukuku" (1986 - 2005 arası 8 baskı) başlıklı kitabını bilmeyen yoktur. Türk anayasa hukuku doktrininin en önemli eseri olan bu kitaba gönderme yapmadan yazılmış bir anayasa hukuku çalışması yok gibidir. Ankara ve Bilkent Üniversiteleri yanında Chicago, Columbia ve Princeton üniversitelerinde öğretim üyeliği yapan Özbudun, bugüne kadar on binden fazla öğrenci yetiştirmiştir.
Özbudun'un siyaset bilimine katkılarını değerlendiren makalesinde ise Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Ali Resul Usul şunları yazıyor: Profesör Özbudun, Türkiye'de siyasal katılım ve sosyal değişme; askerin siyasetteki rolü; demokrasinin çökmesi, demokrasiye geçiş ve demokrasinin pekişmesi sorunları; devlet ve siyasi elit ilişkileri; siyasi partiler ve parti sistemi; anayasa yapım sürecinin Türk demokrasisine etkileri üzerine yoğunlaşan eserleriyle Türk siyaset bilimine büyük katkılar yapmış ve yapmaya devam eden bir siyaset bilimcidir. Akademik yayınları uluslararası demokrasi ve demokratikleşme literatürüne önemli katkıları içerir. Özbudun, Türk siyaset biliminin dünya klasmanında yükselmesine neden olan ender sosyal bilimcilerimizden biridir.
Ben Profesör Özbudun ile ilk kez 1960'ların ikinci yarısında, o Ankara Ü. Hukuk Fakültesi'nde Dr. Asistan, ben SBF'de öğrenci iken tanıştım. Tanışıklığımız, 1968 - 71 arasında ben rahmetli Prof. Dr. Bülent Nuri Esen'in Eğitim Fakültesi'ndeki "Anayasa Hukuku ve İnsan Hakları" kürsüsünde asistan, o Esen'in Hukuk Fakültesi'ndeki "Anayasa Hukuku" kürsüsünde doçent olduğu sırada ilerledi. SBF'de doktora seminerlerine devam ederken, Özbudun'u örnek alınacak bir bilim adamı olarak görüyordum.
1970'lerde Stockholm Üniversitesi'nde doktora yaparken bu kez Özbudun'un eserleriyle tanıştım. Tezimi yazarken onun "Türkiye'de Toplumsal Değişme ve Siyasal Katılım" (Princeton, 1976) başlıklı kitabından çok yararlandım. 1980'lerin ikinci yarısında Türkiye'de yeniden bir araya gelmemizden sonra Özbudun'la tanışıklığımız giderek dostluğa dönüştü. Siyasal liberal değerler üzerinde mutabakatımız yakınlığımızı giderek pekiştirdi. Sabah ve Milliyet gazetelerinde yönettiğim "Entellektüel Bakış" sayfasına katkılarını esirgemedi. 2001'den beri "Türk Siyasi Hayatı" dersleri verdiğim Bahçeşehir Üniversitesi'ndeki öğrencilerim, onun "Çağdaş Türk Politikası: Demokratik Pekişmenin Önündeki Engeller" başlıklı kitabını (İngilizcesi 2000, Türkçesi 2003) ve çeşitli makalelerini hatmetmeden dersi geçemediler.
Dostluğundan onur duyduğum Profesör Özbudun'un en çok takdir ettiğim tarafı, hiç kuşku yok ki, hukuk ve siyasete bir bilim adamı olarak uzaktan bakmayıp, bilgi ve uzmanlığını özgürlükçü demokrasinin yerleşmesi mücadelesi için seferber etmesidir.
Ş.Alpay 28.06.2008Zaman
Aynı törende Varşova Üniversitesi Avrupa Hukuk ve İdare Okulu da Profesör Özbudun'a onursal profesörlük unvanı verdi.
Özbudun'un Türk Anayasa Hukuku'na katkısını değerlendiren makalesinde Uludağ Üniversitesi öğretim üyesi Kemal Gözler şunları söylüyor: Profesör Özbudun, 17 kitap ve 60'tan fazla makale yazdı, 6 kitap çevirdi, 5 kitabın da editörlüğünü yaptı. Başta on yıldan fazla süredir üyesi olduğu Venedik (Avrupa Konseyi Hukuk Yoluyla Demokrasi) Komisyonu olmak üzere pekçok kuruma raporlar yazdı; hatırlayamayacağı sayıda ulusal ve uluslararası sempozyuma bildiri sundu. Özbudun'un Türk anayasa hukuku doktrinine katkısı üzerine bir doktora tezi yazılabilir. Çoğu İngilizce olan eserleri dünyanın önde gelen yayınevleri ve dergileri tarafından yayımlandı. Sosyal Bilimler Atıf Endeksi'nde eserlerine 98 atıf yapıldı. Bu sayı, diğer Türk anayasa hukukçularına yapılan atıfların toplamından fazladır.
Türkiye'de hukuk ve siyasal bilgiler eğitimi görenler arasında Özbudun'un "Türk Anayasa Hukuku" (1986 - 2005 arası 8 baskı) başlıklı kitabını bilmeyen yoktur. Türk anayasa hukuku doktrininin en önemli eseri olan bu kitaba gönderme yapmadan yazılmış bir anayasa hukuku çalışması yok gibidir. Ankara ve Bilkent Üniversiteleri yanında Chicago, Columbia ve Princeton üniversitelerinde öğretim üyeliği yapan Özbudun, bugüne kadar on binden fazla öğrenci yetiştirmiştir.
Özbudun'un siyaset bilimine katkılarını değerlendiren makalesinde ise Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Ali Resul Usul şunları yazıyor: Profesör Özbudun, Türkiye'de siyasal katılım ve sosyal değişme; askerin siyasetteki rolü; demokrasinin çökmesi, demokrasiye geçiş ve demokrasinin pekişmesi sorunları; devlet ve siyasi elit ilişkileri; siyasi partiler ve parti sistemi; anayasa yapım sürecinin Türk demokrasisine etkileri üzerine yoğunlaşan eserleriyle Türk siyaset bilimine büyük katkılar yapmış ve yapmaya devam eden bir siyaset bilimcidir. Akademik yayınları uluslararası demokrasi ve demokratikleşme literatürüne önemli katkıları içerir. Özbudun, Türk siyaset biliminin dünya klasmanında yükselmesine neden olan ender sosyal bilimcilerimizden biridir.
Ben Profesör Özbudun ile ilk kez 1960'ların ikinci yarısında, o Ankara Ü. Hukuk Fakültesi'nde Dr. Asistan, ben SBF'de öğrenci iken tanıştım. Tanışıklığımız, 1968 - 71 arasında ben rahmetli Prof. Dr. Bülent Nuri Esen'in Eğitim Fakültesi'ndeki "Anayasa Hukuku ve İnsan Hakları" kürsüsünde asistan, o Esen'in Hukuk Fakültesi'ndeki "Anayasa Hukuku" kürsüsünde doçent olduğu sırada ilerledi. SBF'de doktora seminerlerine devam ederken, Özbudun'u örnek alınacak bir bilim adamı olarak görüyordum.
1970'lerde Stockholm Üniversitesi'nde doktora yaparken bu kez Özbudun'un eserleriyle tanıştım. Tezimi yazarken onun "Türkiye'de Toplumsal Değişme ve Siyasal Katılım" (Princeton, 1976) başlıklı kitabından çok yararlandım. 1980'lerin ikinci yarısında Türkiye'de yeniden bir araya gelmemizden sonra Özbudun'la tanışıklığımız giderek dostluğa dönüştü. Siyasal liberal değerler üzerinde mutabakatımız yakınlığımızı giderek pekiştirdi. Sabah ve Milliyet gazetelerinde yönettiğim "Entellektüel Bakış" sayfasına katkılarını esirgemedi. 2001'den beri "Türk Siyasi Hayatı" dersleri verdiğim Bahçeşehir Üniversitesi'ndeki öğrencilerim, onun "Çağdaş Türk Politikası: Demokratik Pekişmenin Önündeki Engeller" başlıklı kitabını (İngilizcesi 2000, Türkçesi 2003) ve çeşitli makalelerini hatmetmeden dersi geçemediler.
Dostluğundan onur duyduğum Profesör Özbudun'un en çok takdir ettiğim tarafı, hiç kuşku yok ki, hukuk ve siyasete bir bilim adamı olarak uzaktan bakmayıp, bilgi ve uzmanlığını özgürlükçü demokrasinin yerleşmesi mücadelesi için seferber etmesidir.
Ş.Alpay 28.06.2008Zaman
Thursday, June 26, 2008
http://merihyildizi.blogcu.com/2225788/
DUYURU
Tarih: 15:30, 11/3/2007
Daha önce duyurusunu yaptığımız, Ernest RENAN’ın 1882’de Sorbonne’da verdiği konferansın Türkçe çevirisini, hukukçulardan alınan görüş doğrultusunda, telif haklarınının ihlali kapsamında görüldüğü için yayınlayamamaktayız. Özür dileriz.Ancak bu çok önemli metne ulaşabileceğiniz kaynak aşağıya çıkarılmıştır.
Ayrıca yasal sorumluluklar yerine getirildiği takdirde, anılan metnin, Ziya Ishan (1946) çevirisinin, A.Haluk Tarhan tarafından yer yer sadeleştirilen hali bilâ ücret, özel/ resmi kurum ve kuruluşlara yayınlanması amacıyla, dizgisi hazır halde teslim edilecektir.
Milli Kütüphane
SYSNO
0418673
Dil
tur fre
YER
1946 AD 2196
Yazar
Renan, Ernest, 1823-1892
Eser
Nutuklar ve konferanslar / Ernest Renan ; [çev.] : Ziya Ishan
Yayım
Ankara : MEB, 1946 (Sakarya Basımevi)
FizTan
IV, 213 s. ; 20 cm
Seri
Milli Eğitim Bakanlığı. Dünya edebiyatından tercümeler. Fransız klasikleri ; 131
EkGiris
Ishan, Ziya (F)
Dil
TUR
Anılan eserde “Millet Nedir?” başlığı altında s.97-124.
Tarih: 15:30, 11/3/2007
Daha önce duyurusunu yaptığımız, Ernest RENAN’ın 1882’de Sorbonne’da verdiği konferansın Türkçe çevirisini, hukukçulardan alınan görüş doğrultusunda, telif haklarınının ihlali kapsamında görüldüğü için yayınlayamamaktayız. Özür dileriz.Ancak bu çok önemli metne ulaşabileceğiniz kaynak aşağıya çıkarılmıştır.
Ayrıca yasal sorumluluklar yerine getirildiği takdirde, anılan metnin, Ziya Ishan (1946) çevirisinin, A.Haluk Tarhan tarafından yer yer sadeleştirilen hali bilâ ücret, özel/ resmi kurum ve kuruluşlara yayınlanması amacıyla, dizgisi hazır halde teslim edilecektir.
Milli Kütüphane
SYSNO
0418673
Dil
tur fre
YER
1946 AD 2196
Yazar
Renan, Ernest, 1823-1892
Eser
Nutuklar ve konferanslar / Ernest Renan ; [çev.] : Ziya Ishan
Yayım
Ankara : MEB, 1946 (Sakarya Basımevi)
FizTan
IV, 213 s. ; 20 cm
Seri
Milli Eğitim Bakanlığı. Dünya edebiyatından tercümeler. Fransız klasikleri ; 131
EkGiris
Ishan, Ziya (F)
Dil
TUR
Anılan eserde “Millet Nedir?” başlığı altında s.97-124.
"WHO IS WHO ?" YU "İHYA" EDELİM!
47524827874 Baba adı:Mehmet Bozan Ana Adı:Medine
47515828156
47479829336
47482829262
47464829846
47455830196
47515828156
47479829336
47482829262
47464829846
47455830196
Wednesday, June 25, 2008
Tuesday, June 24, 2008
AMASYA BELGELERİNİ YENİDEN OKUMAK
A.Haluk TARHAN[*]
Belge okumak tarih yazınında temeldir. Ancak sadece okumak yeterli değildir. Onları yerli yerine oturtmak gerekir ki, Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR ’in bu kitabının temel özelliği de bu olsa gerekir.
Türkiye’nin siyasi tarihi ve kurumları üzerine yayımlanmış 16 kitabı olan yazarın, yeni kitabının yazılma öyküsü Amasya Valisi Sn. Hüseyin POROY’ un, “Amasya Tamimi” nin 85.yıl dönümüne konferans vermek için davetiyle başlıyor,konferans metni, Amasya Valiliği tarafından kitap olarak yayınlanıyor. Kitabın kapağından başlayarak, sayfa düzeni ve baskısı alışıldık resmi yayınlardan farklı oluşu ile dikkat çekmektedir. Kitabın Amasya Valiliği’nden temin edilebileceğini belirtelim.
Kitap esasen bir konferans metni olduğundan, klasik bölümlemelere rastlanmıyor. Ancak bu, kitabın sağlam tutulan sistematiğine güvenden olsa, kitaplaştırılırken gerek görülmediği anlaşılıyor. Ancak içindekiler kısmında temel konu ve belge başlıkları, sayfa numaraları belirtilmiş. Kitabın, çoğu “bilimsel” kitapta olmayan titiz bir çalışma olduğunu gösteren diğer bir yönü de dizin bölümünün bulunması.
“Puzzle” Parçalarını Yerine Koymak
Yazar, “1919 yılında bir Nisan günü İstanbul’da Harbiye Nezaretinde Dokuzuncu Ordu Kıtaları Müfettişliğine yapılan bir görevlendirmenin tarihin en eski milletlerinden birinin kaderini ne kadar çabuk değiştirdiği herkes tarafından kabul edilmektedir. İşte o an, o general ve o millet için “yıldızın parladığı an” olarak görülebilir.
“Tarih yazımında ‘yıldızın parladığı an’ yalnızca bir ayrıntıdır. Bu nedenledir ki tarihte ayrıntılar önemlidir ve her bir ayrıntı tarihi yazan ve okuyan tarafından ilgiyle izlenir. Ayrıntıların yeterince bilinmediği durumlarda, doğal olarak belirsizliklerin hüküm sürmesi kaçınılmazdır” diye yazmaktadır.
Devrim tarihimizde bu olay çerçevesinde marjinal grupların ileri sürdükleri tezleri çürüten benim okuduğum birkaç çalışma var. Ancak bu çalışmalar, konunun uzmanı olmayan kişileri yaracak içerikte. “Amasya Belgelerini Yeniden Okumak” çalışması bu konuda 2+2=4 tarzında, bütün tereddütleri bertaraf edici mantık örgüsünde. Çocukların oynadığı ‘puzzle’ parçalarını yerli yerine koymaları gibi. İşte bir bilim adamı tespiti,”20/21Haziran gecesi ve 22 Haziran günü Amasya’da Mustafa Kemal Paşa ile buluşan kişilerden Rauf Orbay ve Ali Fuat Cebesoy’ un bu süreçle ilgili olarak anılarında aktardıkları hususlar- ayrıntılarda biraz farklılıklar taşımakla birlikte-1927 yılında “Nutuk” ta açıklanan öteki hususları ortadan kaldırmamaktadır.”
Özgün Bir Saptama:”İLK MİLLİ STRATEJİ BELGESİ”
Yazar kitabında bir soru sorar:
1919 Haziran ayında Amasya’da ortaya çıkan belgelerden hareket ederek;”Amasya Kararları” ile “Amasya Tamimi” şeklinde bir ayrım yapmak acaba hangi ölçüde uygun düşer?
Ardından yanıtı şöyledir:
“Tamim” 22 Haziran günlüdür ve kararlardan ancak ilk üçünü kapsamaktadır;”Kararlar” ise 21/22 Haziran gecesi imzalanmıştır, demek suretiyle böyle bir ayrım teknik anlamda yapılabilir. Fakat, hedef, içerik ve söz konusu olayın ulusun kaderinde oynadığı rol açısından düşünüldüğünde; Türkiye devletinin “ilk Milli Strateji Belgesi” olarak kabul edilebilecek tek bir metin vardır:
22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamimi…
Yine aynı günlerdeki dış konjonktür, Orta Asya ve Kafkasya’daki yeni güç dengeleri açısından Bolşeviklerle ilişkiler, özellikle Ermeniler konusu temelinde esaslı bir değerlendirmeye rastlıyoruz. Türk İhtilali’ni başlatan kadronun Ermeni konusuna bakışını öğrenebiliyoruz. Zaten Prof. Özdemir’ in Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanı olması yazılanların dikkatlice okunması için artı bir durum.
Bu kitabı okuyana kadar, Türk Devrim Tarihi kitaplarında, incelenen dönemle ilgili olarak “İkili İktidar” dan söz edilmektedir ki bu kavramın ders kitaplarında yer alması bile çok yenidir. Bu kitap “Anadolu’da Üç İktidar” saptamasında bulunarak alana başka bir özgün katkı daha getiriyor.
Kitabın “Sarayda Bir Zirve” bölümü ve ortaya konulan belgeler,”Lozan Zafer mi, Yoksa Hezimet mi?” sorusuna yanıt arayan bazı çevrelerin mutlaka okuması gereken bir bölüm olma özelliğini de taşıyor.
Kitabın en son bölümü “Amasya’dan Notlar”. O günlerde İstanbul Hükümeti’ni temsilen Bahriye Nazırı Salih Paşa ile buluşmak için Sivas’tan Amasya’ya gelen Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’le yapılan görüşmelerin bir kısım notları ve Ruşen Eşref Bey’in izlenimleri Üç gün(23-24-25 Ekim 1919) süren bir dizi yazı halinde İstanbul’da Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan yazıları yer alıyor ki yine bazı marjinallerin ortaya attıkları “Mustafa Kemal’in Çanakkale’de kahramanlığı sonradandır” saçmalığına da belgeli güzel bir yanıt oluyor.
Çalışkan bilim adamı Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR’ i kutlarken, mutlaka okunması gereken bir kitap olarak öneriyoruz.
[*] Emekli Emniyet Müdürü
A.Haluk TARHAN[*]
Belge okumak tarih yazınında temeldir. Ancak sadece okumak yeterli değildir. Onları yerli yerine oturtmak gerekir ki, Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR ’in bu kitabının temel özelliği de bu olsa gerekir.
Türkiye’nin siyasi tarihi ve kurumları üzerine yayımlanmış 16 kitabı olan yazarın, yeni kitabının yazılma öyküsü Amasya Valisi Sn. Hüseyin POROY’ un, “Amasya Tamimi” nin 85.yıl dönümüne konferans vermek için davetiyle başlıyor,konferans metni, Amasya Valiliği tarafından kitap olarak yayınlanıyor. Kitabın kapağından başlayarak, sayfa düzeni ve baskısı alışıldık resmi yayınlardan farklı oluşu ile dikkat çekmektedir. Kitabın Amasya Valiliği’nden temin edilebileceğini belirtelim.
Kitap esasen bir konferans metni olduğundan, klasik bölümlemelere rastlanmıyor. Ancak bu, kitabın sağlam tutulan sistematiğine güvenden olsa, kitaplaştırılırken gerek görülmediği anlaşılıyor. Ancak içindekiler kısmında temel konu ve belge başlıkları, sayfa numaraları belirtilmiş. Kitabın, çoğu “bilimsel” kitapta olmayan titiz bir çalışma olduğunu gösteren diğer bir yönü de dizin bölümünün bulunması.
“Puzzle” Parçalarını Yerine Koymak
Yazar, “1919 yılında bir Nisan günü İstanbul’da Harbiye Nezaretinde Dokuzuncu Ordu Kıtaları Müfettişliğine yapılan bir görevlendirmenin tarihin en eski milletlerinden birinin kaderini ne kadar çabuk değiştirdiği herkes tarafından kabul edilmektedir. İşte o an, o general ve o millet için “yıldızın parladığı an” olarak görülebilir.
“Tarih yazımında ‘yıldızın parladığı an’ yalnızca bir ayrıntıdır. Bu nedenledir ki tarihte ayrıntılar önemlidir ve her bir ayrıntı tarihi yazan ve okuyan tarafından ilgiyle izlenir. Ayrıntıların yeterince bilinmediği durumlarda, doğal olarak belirsizliklerin hüküm sürmesi kaçınılmazdır” diye yazmaktadır.
Devrim tarihimizde bu olay çerçevesinde marjinal grupların ileri sürdükleri tezleri çürüten benim okuduğum birkaç çalışma var. Ancak bu çalışmalar, konunun uzmanı olmayan kişileri yaracak içerikte. “Amasya Belgelerini Yeniden Okumak” çalışması bu konuda 2+2=4 tarzında, bütün tereddütleri bertaraf edici mantık örgüsünde. Çocukların oynadığı ‘puzzle’ parçalarını yerli yerine koymaları gibi. İşte bir bilim adamı tespiti,”20/21Haziran gecesi ve 22 Haziran günü Amasya’da Mustafa Kemal Paşa ile buluşan kişilerden Rauf Orbay ve Ali Fuat Cebesoy’ un bu süreçle ilgili olarak anılarında aktardıkları hususlar- ayrıntılarda biraz farklılıklar taşımakla birlikte-1927 yılında “Nutuk” ta açıklanan öteki hususları ortadan kaldırmamaktadır.”
Özgün Bir Saptama:”İLK MİLLİ STRATEJİ BELGESİ”
Yazar kitabında bir soru sorar:
1919 Haziran ayında Amasya’da ortaya çıkan belgelerden hareket ederek;”Amasya Kararları” ile “Amasya Tamimi” şeklinde bir ayrım yapmak acaba hangi ölçüde uygun düşer?
Ardından yanıtı şöyledir:
“Tamim” 22 Haziran günlüdür ve kararlardan ancak ilk üçünü kapsamaktadır;”Kararlar” ise 21/22 Haziran gecesi imzalanmıştır, demek suretiyle böyle bir ayrım teknik anlamda yapılabilir. Fakat, hedef, içerik ve söz konusu olayın ulusun kaderinde oynadığı rol açısından düşünüldüğünde; Türkiye devletinin “ilk Milli Strateji Belgesi” olarak kabul edilebilecek tek bir metin vardır:
22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamimi…
Yine aynı günlerdeki dış konjonktür, Orta Asya ve Kafkasya’daki yeni güç dengeleri açısından Bolşeviklerle ilişkiler, özellikle Ermeniler konusu temelinde esaslı bir değerlendirmeye rastlıyoruz. Türk İhtilali’ni başlatan kadronun Ermeni konusuna bakışını öğrenebiliyoruz. Zaten Prof. Özdemir’ in Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanı olması yazılanların dikkatlice okunması için artı bir durum.
Bu kitabı okuyana kadar, Türk Devrim Tarihi kitaplarında, incelenen dönemle ilgili olarak “İkili İktidar” dan söz edilmektedir ki bu kavramın ders kitaplarında yer alması bile çok yenidir. Bu kitap “Anadolu’da Üç İktidar” saptamasında bulunarak alana başka bir özgün katkı daha getiriyor.
Kitabın “Sarayda Bir Zirve” bölümü ve ortaya konulan belgeler,”Lozan Zafer mi, Yoksa Hezimet mi?” sorusuna yanıt arayan bazı çevrelerin mutlaka okuması gereken bir bölüm olma özelliğini de taşıyor.
Kitabın en son bölümü “Amasya’dan Notlar”. O günlerde İstanbul Hükümeti’ni temsilen Bahriye Nazırı Salih Paşa ile buluşmak için Sivas’tan Amasya’ya gelen Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’le yapılan görüşmelerin bir kısım notları ve Ruşen Eşref Bey’in izlenimleri Üç gün(23-24-25 Ekim 1919) süren bir dizi yazı halinde İstanbul’da Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan yazıları yer alıyor ki yine bazı marjinallerin ortaya attıkları “Mustafa Kemal’in Çanakkale’de kahramanlığı sonradandır” saçmalığına da belgeli güzel bir yanıt oluyor.
Çalışkan bilim adamı Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR’ i kutlarken, mutlaka okunması gereken bir kitap olarak öneriyoruz.
[*] Emekli Emniyet Müdürü
Monday, June 23, 2008
Friday, June 20, 2008
Wednesday, June 18, 2008
Tuesday, June 17, 2008
Saturday, June 14, 2008
Saturday, June 7, 2008
Meclis Başkanı sert çıktı: Mahkeme yetkisini aştı, Senato sistemi gelsin
TBMM Başkanı Köksal Toptan, Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa düzenlemesinin iptaline ilişkin kararını değerlendirdi. Toptan Anayasa MAhkemesi'nin yetkisini aşarak karar verdiğini belirtti.
7.6.08Zaman
7.6.08Zaman
Monday, May 26, 2008
Sayın Cumhurbaşkanımız aşağıdaki açıklamanın kamuoyuna duyurulmasını istemişlerdir:
Tarih :
26-05-2008
Konu :
Basın Açıklaması
Sayın Cumhurbaşkanımız aşağıdaki açıklamanın kamuoyuna duyurulmasını istemişlerdir:
"Ülkemizde son aylarda yoğunlaşan siyasi ve hukuki tartışmaları yakından izlemekteyim.
Bütün demokrasilerde olduğu gibi, dinamik bir demokrasi olan ülkemizde de, milletimizi ve dünyayı doğrudan ilgilendiren her konunun, toplumun bütün kesimlerince en geniş ve açık biçimde tartışılması doğal olduğu kadar, gerekli ve yararlıdır.
Bu tartışmalarda ortaya atılan görüşlerin geçerliliğini ve haklılığını ise nihayette kamuoyunun sağduyusu en isabetli biçimde tayin edecektir.
Ancak, sözkonusu tartışmaların Anayasamızın temel ilkelerini, ulusal çıkarlarımızı ve itibarımızı, milli birlik ve beraberliğimizi, ekonomik ve siyasi istikrarımızı zedeleyebilecek boyutlara varmamasına ve bunun gerektirdiği âdap, usül ve düzeye özen göstermek sorumluluk duygu ve bilincine sahip bütün kişi ve kurumlar için geçerli olan bir görevdir.
Kamuoyunun da yakından takip ettiği gibi, son aylarda anayasal kurumlarımızın temsilcileriyle yaptığım düzenli görüşmelere ilaveten, TBMM'de temsil edilen veya TBMM dışında kalan siyasi parti liderleri ve başta ekonomik ve sosyal örgütler, basın ve düşünce kuruluşları olmak üzere sivil toplum temsilcileriyle ayrı ayrı veya birlikte bir dizi görüşme yapmış bulunuyorum.
Bu görüşmelerimde, yukarıdaki çerçevede çeşitli düşüncelerimi ve bunlara bağlı kaygı, telkin ve tavsiyelerimi muhataplarıma gayet açık bir şekilde iletmiş bulunmaktayım.
Bunların büyük bölümünü çeşitli vesilelerle yaptığım konuşmalar, yazılı açıklamalar ve demeçler yoluyla kamuoyu ile esasen paylaşmış olduğum malumdur. Bu vesileyle bir kez daha vurgulamak isterim ki, küresel ve bölgesel planda, önemli siyasi, ekonomik ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya olunan bu kritik dönemde ülkemizde yaşanan olaylar ile ilgili siyasi ve hukuki tartışmaların halkımızın fedakarlığıyla sağlanmış olan istikrar, itibar ve kazanımlarımızın aşınmasına ve Türkiye'nin stratejik çıkar ve hedeflerinde ileride telafisi mümkün olmayan tahribatlara yol açmasına fırsat verilmemelidir.
Temaslarım devam etmektedir ve edecektir."
26-05-2008
Konu :
Basın Açıklaması
Sayın Cumhurbaşkanımız aşağıdaki açıklamanın kamuoyuna duyurulmasını istemişlerdir:
"Ülkemizde son aylarda yoğunlaşan siyasi ve hukuki tartışmaları yakından izlemekteyim.
Bütün demokrasilerde olduğu gibi, dinamik bir demokrasi olan ülkemizde de, milletimizi ve dünyayı doğrudan ilgilendiren her konunun, toplumun bütün kesimlerince en geniş ve açık biçimde tartışılması doğal olduğu kadar, gerekli ve yararlıdır.
Bu tartışmalarda ortaya atılan görüşlerin geçerliliğini ve haklılığını ise nihayette kamuoyunun sağduyusu en isabetli biçimde tayin edecektir.
Ancak, sözkonusu tartışmaların Anayasamızın temel ilkelerini, ulusal çıkarlarımızı ve itibarımızı, milli birlik ve beraberliğimizi, ekonomik ve siyasi istikrarımızı zedeleyebilecek boyutlara varmamasına ve bunun gerektirdiği âdap, usül ve düzeye özen göstermek sorumluluk duygu ve bilincine sahip bütün kişi ve kurumlar için geçerli olan bir görevdir.
Kamuoyunun da yakından takip ettiği gibi, son aylarda anayasal kurumlarımızın temsilcileriyle yaptığım düzenli görüşmelere ilaveten, TBMM'de temsil edilen veya TBMM dışında kalan siyasi parti liderleri ve başta ekonomik ve sosyal örgütler, basın ve düşünce kuruluşları olmak üzere sivil toplum temsilcileriyle ayrı ayrı veya birlikte bir dizi görüşme yapmış bulunuyorum.
Bu görüşmelerimde, yukarıdaki çerçevede çeşitli düşüncelerimi ve bunlara bağlı kaygı, telkin ve tavsiyelerimi muhataplarıma gayet açık bir şekilde iletmiş bulunmaktayım.
Bunların büyük bölümünü çeşitli vesilelerle yaptığım konuşmalar, yazılı açıklamalar ve demeçler yoluyla kamuoyu ile esasen paylaşmış olduğum malumdur. Bu vesileyle bir kez daha vurgulamak isterim ki, küresel ve bölgesel planda, önemli siyasi, ekonomik ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya olunan bu kritik dönemde ülkemizde yaşanan olaylar ile ilgili siyasi ve hukuki tartışmaların halkımızın fedakarlığıyla sağlanmış olan istikrar, itibar ve kazanımlarımızın aşınmasına ve Türkiye'nin stratejik çıkar ve hedeflerinde ileride telafisi mümkün olmayan tahribatlara yol açmasına fırsat verilmemelidir.
Temaslarım devam etmektedir ve edecektir."
Wednesday, May 21, 2008
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Yargıtay Başkanlar Kurulunun bildirisine, ''Yayınlanan bildirinin yalnızca demokratik meşruiyeti değil, hukuki meşruiyeti de yoktur. Bu siyasi bir bildiridir ve hiçbir şekilde kabul edilemez'' diyerek tepki gösterdi.AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengi Mir Mehmet Fırat ve AK Parti Grup Başkanvekili Sadullah Ergin ile birlikte TBMM'de basın toplantısı düzenleyen Çiçek, Yargıtay Başkanlar Kurulunun bildirisinin demokrasi ve hukuk sistemi adına çok büyük bir talihsizlik olduğunu ifade ederek, Yargıtay Başkanlar Kurulunun, ''bildiri yayınlamak gibi bir görev ve yetkisine kesinlikle sahip olmadığını'' belirtti.''Demokratik hukuk sistemimizde kaynağını anayasa ve yasalardan almayan hiçbir yetki millet adına kullanılamaz'' diyen Çiçek, yayınlanan bildirinin demokrasi ve hukuk sistemi adına çok büyük bir talihsizlik olduğunu söyledi.Çiçek, ''Yayınlanan bildirinin yalnızca demokratik meşruiyeti değil, hukuki meşruiyeti de yoktur. Bu siyasi bir bildiridir ve hiçbir şekilde kabul edilemez'' dedi.
21.05.2008sABAH
21.05.2008sABAH
Monday, May 19, 2008
Saturday, May 17, 2008
BASIN AÇIKLAMASI
TARIH : 17 Mayıs 2008
NO : BA - 31 / 08
Bir gazetede Fikri Sağlar tarafından dile getirilen asılsız iddialara atfen, 17 Mayıs 2008 tarihli Vatan gazetesinin manşetinde ahlak dışı ve mesnetsiz bir haber yer almıştır.
Başbakanlık tarafından konuya ilişkin basın açıklaması yapıldığından, Genelkurmay Başkanlığınca ayrıca bir açıklamaya gerek duyulmamaktadır.
Bununla birlikte, bu ahlak dışı saldırıyı yapanlar hakkında gerekli yasal girişimlerde bulunulması kaçınılmazdır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
TARIH : 17 Mayıs 2008
NO : BA - 31 / 08
Bir gazetede Fikri Sağlar tarafından dile getirilen asılsız iddialara atfen, 17 Mayıs 2008 tarihli Vatan gazetesinin manşetinde ahlak dışı ve mesnetsiz bir haber yer almıştır.
Başbakanlık tarafından konuya ilişkin basın açıklaması yapıldığından, Genelkurmay Başkanlığınca ayrıca bir açıklamaya gerek duyulmamaktadır.
Bununla birlikte, bu ahlak dışı saldırıyı yapanlar hakkında gerekli yasal girişimlerde bulunulması kaçınılmazdır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
Thursday, May 15, 2008
Tuesday, April 29, 2008
Monday, April 28, 2008
Thursday, April 24, 2008
WELCOME TO GALLIPOLI...
In 1934 Atatürk wrote a tribute to the ANZACs killed at Gallipoli:
Those heroes that shed their blood and lost their lives... You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side now here in this country of ours... you, the mothers, who sent their sons from faraway countries wipe away your tears; your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land. They have become our sons as well.
This inscription appears on the Kemal Atatürk Memorial, ANZAC Parade, Canberra.
Those heroes that shed their blood and lost their lives... You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side now here in this country of ours... you, the mothers, who sent their sons from faraway countries wipe away your tears; your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land. They have become our sons as well.
This inscription appears on the Kemal Atatürk Memorial, ANZAC Parade, Canberra.
Wednesday, April 23, 2008
Thursday, April 10, 2008
Thursday, April 3, 2008
Tuesday, April 1, 2008
Osmanlı'da oyun bitmez ama Osmanlı bitebilir
Anayasa Mahkemesi'nde AK Parti'nin de kapatılmasına giden süreç, "Osmanlı'da oyun bitmez" söyleminin bir nevi doğrulanması değil mi? Konvansiyonel ya da postmodern darbe olmazsa analog veya dijital muhtıra, o da olmazsa kapatma... Tabii başka oyunlar da var. Mesela "bölmek" de olabilir oyunların arasında.Çok partili demokrasiye geçtiğimiz günden beri bunları seçmenler de, seçilenler de defalarca görmedi mi? Bugün Tayyip Erdoğan'ın yaşadıklarını Süleyman Demirel herhalde kıs kıs gülerek izlemektedir. En büyük seçim zaferinin ertesinde Adalet Partisi'nin nasıl bölündüğünü (Demokratik Parti ve Milli Nizam Partisi), bu da yetmeyince 12 Mart 1971 Muhtırası ile nasıl devrildiğini, mutlaka hatırlıyordur.Bütün bunları yaşayarak öğrenenler, Osmanlı'nın en etkili kurumunun "Çifte Standartlar Enstitüsü" olduğunu da hatırlıyorlardır mutlaka.Örneğin şimdi birileri "görülmekte olan bir dava hakkında, o davada uygulanacak kurallarla ilgili hiçbir değişiklik yapılamaz" benzeri savlarla "Anayasa'yı parti kapatmayı zorlaştıracak bir değişikliğe götüremezsiniz" diyorlar ya. Çifte standartlar Tabii Çifte Standartlar Enstitüsü kayıtlarında bulunan Öcalan yargılanırken DGM'lerden asker üyenin çıkarıldığı gerçeğini kimse hatırlamıyor. O zaman Abdullah Öcalan için gösterilen hoşgörü, bugün AK Parti'den esirgeniyor. Bunun gibi insan haklarıyla ilgili uluslararası metinler Anayasa'ya göre üst hukuku oluşturduğu halde, kimse "Venedik Kriterleri "ni hatırlamak istemiyor.Burası Ortadoğu. İngiltere'de Magna Carta'yı kabul ve ilan eden Kral, bunu çiftçilere, zanaatkârlara, derebeylerine, savaşçılara sunar. Bu coğrafyanın kralları ise "Ben ve kullarım" diyerek fermanlarını yayınlarlar. "Kullar "ın şimdi "seçmenler "olması pek bir şey değiştirmez.Avrupa Parlamentosu'nda Türkiye'ye "Evet" denilen oylamadaki orandan Paris'te İzmir'e "Hayır" diyen oylamadaki orana uzanan değişim süreci ile Anayasa Mahkemesi'ndeki 7-4 oy oranı arasında kimse bağlantı kurmayı denemez. En garibi de, dünyada proletaryanın yerini aldığı ve toplumun lokomotifi olduğu var sayılan girişimci sınıfın, bu coğrafyada "değişim" i sadece sayıların büyümesi biçiminde algılaması değil midir?Uyuyan güzeller Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin dondurulması, bu sınıfı kim bilir ne tür açmazlara sürükleyecektir. Gümrük Birliği'nin açtığı pazarlarda sağlanan kaynaklar ve AB'ye üye adayı statüsünün sağladığı ekonomik itibar görmezden gelinebilecek midir? Siyasi istikrarsızlık ekonomik krizi tetiklediği zaman, varili 100 dolardan petrol alımının fonlanabilmesini, acaba Anayasa Mahkemesi'nin hangi kararı sağlayacaktır? Veya 28 Şubat'ın toplum mühendisleri, hangi bankacıyı ya da medya patronunu iflastan kurtarabilmişlerdir? Evet... Her köprü gibi, kültürler ve kıtalar arasında köprü olan bu coğrafyanın da en az iki ayağı var. Ancak bu ayaklardan biri çürüdü.Beklenilen doğal depremden önce siyasal deprem "siyasallaşmış hukuk" şeklinde geldi. Köprünün çürük ayağı bu köprüyü sallıyor.Osmanlı pire için yorgan yakmaya alışkın olduğu için, "bu da geçer" diyerek "şimdi ne olacak" sorusunu henüz gündemine almış değil.
M.Barlas2.Nisan.08Sabah
Anayasa Mahkemesi'nde AK Parti'nin de kapatılmasına giden süreç, "Osmanlı'da oyun bitmez" söyleminin bir nevi doğrulanması değil mi? Konvansiyonel ya da postmodern darbe olmazsa analog veya dijital muhtıra, o da olmazsa kapatma... Tabii başka oyunlar da var. Mesela "bölmek" de olabilir oyunların arasında.Çok partili demokrasiye geçtiğimiz günden beri bunları seçmenler de, seçilenler de defalarca görmedi mi? Bugün Tayyip Erdoğan'ın yaşadıklarını Süleyman Demirel herhalde kıs kıs gülerek izlemektedir. En büyük seçim zaferinin ertesinde Adalet Partisi'nin nasıl bölündüğünü (Demokratik Parti ve Milli Nizam Partisi), bu da yetmeyince 12 Mart 1971 Muhtırası ile nasıl devrildiğini, mutlaka hatırlıyordur.Bütün bunları yaşayarak öğrenenler, Osmanlı'nın en etkili kurumunun "Çifte Standartlar Enstitüsü" olduğunu da hatırlıyorlardır mutlaka.Örneğin şimdi birileri "görülmekte olan bir dava hakkında, o davada uygulanacak kurallarla ilgili hiçbir değişiklik yapılamaz" benzeri savlarla "Anayasa'yı parti kapatmayı zorlaştıracak bir değişikliğe götüremezsiniz" diyorlar ya. Çifte standartlar Tabii Çifte Standartlar Enstitüsü kayıtlarında bulunan Öcalan yargılanırken DGM'lerden asker üyenin çıkarıldığı gerçeğini kimse hatırlamıyor. O zaman Abdullah Öcalan için gösterilen hoşgörü, bugün AK Parti'den esirgeniyor. Bunun gibi insan haklarıyla ilgili uluslararası metinler Anayasa'ya göre üst hukuku oluşturduğu halde, kimse "Venedik Kriterleri "ni hatırlamak istemiyor.Burası Ortadoğu. İngiltere'de Magna Carta'yı kabul ve ilan eden Kral, bunu çiftçilere, zanaatkârlara, derebeylerine, savaşçılara sunar. Bu coğrafyanın kralları ise "Ben ve kullarım" diyerek fermanlarını yayınlarlar. "Kullar "ın şimdi "seçmenler "olması pek bir şey değiştirmez.Avrupa Parlamentosu'nda Türkiye'ye "Evet" denilen oylamadaki orandan Paris'te İzmir'e "Hayır" diyen oylamadaki orana uzanan değişim süreci ile Anayasa Mahkemesi'ndeki 7-4 oy oranı arasında kimse bağlantı kurmayı denemez. En garibi de, dünyada proletaryanın yerini aldığı ve toplumun lokomotifi olduğu var sayılan girişimci sınıfın, bu coğrafyada "değişim" i sadece sayıların büyümesi biçiminde algılaması değil midir?Uyuyan güzeller Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin dondurulması, bu sınıfı kim bilir ne tür açmazlara sürükleyecektir. Gümrük Birliği'nin açtığı pazarlarda sağlanan kaynaklar ve AB'ye üye adayı statüsünün sağladığı ekonomik itibar görmezden gelinebilecek midir? Siyasi istikrarsızlık ekonomik krizi tetiklediği zaman, varili 100 dolardan petrol alımının fonlanabilmesini, acaba Anayasa Mahkemesi'nin hangi kararı sağlayacaktır? Veya 28 Şubat'ın toplum mühendisleri, hangi bankacıyı ya da medya patronunu iflastan kurtarabilmişlerdir? Evet... Her köprü gibi, kültürler ve kıtalar arasında köprü olan bu coğrafyanın da en az iki ayağı var. Ancak bu ayaklardan biri çürüdü.Beklenilen doğal depremden önce siyasal deprem "siyasallaşmış hukuk" şeklinde geldi. Köprünün çürük ayağı bu köprüyü sallıyor.Osmanlı pire için yorgan yakmaya alışkın olduğu için, "bu da geçer" diyerek "şimdi ne olacak" sorusunu henüz gündemine almış değil.
M.Barlas2.Nisan.08Sabah
Sunday, March 23, 2008
HAYDİ HAYIRLISI...
[Haber Yorum - Mümtaz'er Türköne] Dikkat! Bir darbe önleniyor...
Türkiye, Baasçı bir darbe organizasyonunu tasfiye ediyor. Ergenekon soruşturması, Baas modelinde silahlı bir kalkışma ve hükümet darbesi teşebbüsünü deşifre edip, akamete uğratıyor.
Tehdit bizim AK Partililiğimize, CHP'liliğimize, MHP'liliğimize yönelik değil. Tehdit hepimizin varlığını, ülkenin sahip olduğu her şeyi hedef alıyor. Hedef bizim laik yaşam biçimimiz veya muhafazakâr değerlerimiz değil, devletin ve milletin varlığı.
Ergenekon soruşturmasını, AK Parti iddianamesinin rövanşı olarak görenlerin ve soruşturma sürecine siyasî tepkilerini koyanların bir değil bin kere daha düşünmesi şart. Karşı karşıya gelenler siyasî kamplar değil; tersine birileri iktidar projelerini yürütürken siyasî kırgınlıkları ve karşıtlıkları da malzeme olarak kullanıyor.
Hafızalarımızı tazeleyelim.
Baasçılık, ortak paydası seçkincilik ve öncülük olan aydın-subay ittifakının iktidarıdır. Cuntalaşma ile sağlanan biraz silah, biraz sosyalist ideoloji, biraz anti emperyalizm ve bol miktarda seçkincilik ile harmanlanan dikta yönetimi Baasçılığın sığ ve basit dünyasını anlatır. Türkiye'de 27 Mayıs darbesi bu modele uygun olarak yapılmış ve Mısır baasçılığı örnek alınmıştır. Akamete uğrayan ve tarihe "9 Mart Cuntası" olarak geçen darbe teşebbüsü de Baasçı bir deneme idi. 37 yıl öncesine ait bu darbe teşebbüsünün en faal ismi, önceki gün gözaltına alınan İlhan Selçuk'tu.
Baasçılık bir azınlık diktasını savunmaktır. Gerçekte sosyalizmle değil faşizmle akrabadır. Türkiye'de 1960'lı yılların sonunda başlayan ve 70'li yılları da kapsayan öğrenci hareketlerini başlatan, bu Baasçı iktidar arayışıdır. Yön Dergisi etrafında temsil edilen Millî Demokratik Devrim stratejisi, yani "ilerici asker-sivil ittifakı"nın öncü sosyalizmi ile gerçekleşecek "sosyalist askerî devrim" Baasçılığın özetidir. 9 Mart darbe teşebbüsünün hemen öncesine tesadüf eden ve aniden tırmanan şiddet olayları (banka soygunları, Amerikan askerlerinin kaçırılması, ODTÜ olayları gibi silahlı kitlesel şiddet) bu darbenin ön hazırlığı idi. 12 Martçıların, sol ideolojiye uyguladığı şiddet, Baasçılığın yenik düşmesi yüzündendir.
Bazı ayrıntılara dikkate edelim. Cumhuriyet Gazetesi'ne bomba atılması ve Danıştay saldırısının, darbe zemini oluşturmak için girişilen eylemler olduğu artık ortada. Doğu Perinçek'in sorgusu sürerken avukatı aracılığıyla verdiği yazılı beyanatta "Özel Kuvvetler"i savunmaya girişmesi, organizasyonun çapı hakkında bir fikir veriyor. Hazırlıkların, tıpkı 9 Mart Cuntası gibi rejim değiştirmeye yönelik bir teşebbüs olduğu şüphesi ağırlık kazanıyor.
Karşı karşıya olduğumuz tehlikenin ne kadar büyük olduğunu, bu darbe teşebbüsünün tarih dışılığı gösteriyor. Soğuk Savaş'ın bitmesi, dünyanın farklı bir kisveye bürünmesi ile bu ve benzeri darbelerin şartları, artık ilkel kabile toplumlarında bile kalmadı. Bizde ise, özel şartlar yüzünden devlet içinde bazı gayri meşru iktidar alanları yaşamaya devam etti. Şimdi, bu güçler son bir hamle ile tasfiye edilmelerini engellemek üzere bir intihar eylemine girişiyorlar. Bütün şartlar karşılarında olduğu için, akıl ve mantık dışı bir cinnet halinde bulunuyorlar. Kısaca kan dökmeye hazırlanıyorlar.
Suriye'de Hafız Esad'ın Baasçılığı, nüfusun % 15'ini teşkil eden mezhep azınlığına dayanıyordu. Türk Baasçılığının mezhep renginin, sadece kitlesel destek arayışından ibaret olduğunu, bu mezhebe mensup olanların da unutmaması lâzım.
Teşebbüs tarih dışı. Gözünü iktidar hırsı bürümüş delilerin marifeti. Tehlike bu yüzden büyük. Ve bu yüzden demokrasinin şeffaflığına ve hukuka daha fazla ihtiyacımız var. Hepimiz Ergenekon soruşturmasını yürütenlere destek olmakla mükellefiz.
MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
24 Mart 2008, Pazartesi Zaman
Türkiye, Baasçı bir darbe organizasyonunu tasfiye ediyor. Ergenekon soruşturması, Baas modelinde silahlı bir kalkışma ve hükümet darbesi teşebbüsünü deşifre edip, akamete uğratıyor.
Tehdit bizim AK Partililiğimize, CHP'liliğimize, MHP'liliğimize yönelik değil. Tehdit hepimizin varlığını, ülkenin sahip olduğu her şeyi hedef alıyor. Hedef bizim laik yaşam biçimimiz veya muhafazakâr değerlerimiz değil, devletin ve milletin varlığı.
Ergenekon soruşturmasını, AK Parti iddianamesinin rövanşı olarak görenlerin ve soruşturma sürecine siyasî tepkilerini koyanların bir değil bin kere daha düşünmesi şart. Karşı karşıya gelenler siyasî kamplar değil; tersine birileri iktidar projelerini yürütürken siyasî kırgınlıkları ve karşıtlıkları da malzeme olarak kullanıyor.
Hafızalarımızı tazeleyelim.
Baasçılık, ortak paydası seçkincilik ve öncülük olan aydın-subay ittifakının iktidarıdır. Cuntalaşma ile sağlanan biraz silah, biraz sosyalist ideoloji, biraz anti emperyalizm ve bol miktarda seçkincilik ile harmanlanan dikta yönetimi Baasçılığın sığ ve basit dünyasını anlatır. Türkiye'de 27 Mayıs darbesi bu modele uygun olarak yapılmış ve Mısır baasçılığı örnek alınmıştır. Akamete uğrayan ve tarihe "9 Mart Cuntası" olarak geçen darbe teşebbüsü de Baasçı bir deneme idi. 37 yıl öncesine ait bu darbe teşebbüsünün en faal ismi, önceki gün gözaltına alınan İlhan Selçuk'tu.
Baasçılık bir azınlık diktasını savunmaktır. Gerçekte sosyalizmle değil faşizmle akrabadır. Türkiye'de 1960'lı yılların sonunda başlayan ve 70'li yılları da kapsayan öğrenci hareketlerini başlatan, bu Baasçı iktidar arayışıdır. Yön Dergisi etrafında temsil edilen Millî Demokratik Devrim stratejisi, yani "ilerici asker-sivil ittifakı"nın öncü sosyalizmi ile gerçekleşecek "sosyalist askerî devrim" Baasçılığın özetidir. 9 Mart darbe teşebbüsünün hemen öncesine tesadüf eden ve aniden tırmanan şiddet olayları (banka soygunları, Amerikan askerlerinin kaçırılması, ODTÜ olayları gibi silahlı kitlesel şiddet) bu darbenin ön hazırlığı idi. 12 Martçıların, sol ideolojiye uyguladığı şiddet, Baasçılığın yenik düşmesi yüzündendir.
Bazı ayrıntılara dikkate edelim. Cumhuriyet Gazetesi'ne bomba atılması ve Danıştay saldırısının, darbe zemini oluşturmak için girişilen eylemler olduğu artık ortada. Doğu Perinçek'in sorgusu sürerken avukatı aracılığıyla verdiği yazılı beyanatta "Özel Kuvvetler"i savunmaya girişmesi, organizasyonun çapı hakkında bir fikir veriyor. Hazırlıkların, tıpkı 9 Mart Cuntası gibi rejim değiştirmeye yönelik bir teşebbüs olduğu şüphesi ağırlık kazanıyor.
Karşı karşıya olduğumuz tehlikenin ne kadar büyük olduğunu, bu darbe teşebbüsünün tarih dışılığı gösteriyor. Soğuk Savaş'ın bitmesi, dünyanın farklı bir kisveye bürünmesi ile bu ve benzeri darbelerin şartları, artık ilkel kabile toplumlarında bile kalmadı. Bizde ise, özel şartlar yüzünden devlet içinde bazı gayri meşru iktidar alanları yaşamaya devam etti. Şimdi, bu güçler son bir hamle ile tasfiye edilmelerini engellemek üzere bir intihar eylemine girişiyorlar. Bütün şartlar karşılarında olduğu için, akıl ve mantık dışı bir cinnet halinde bulunuyorlar. Kısaca kan dökmeye hazırlanıyorlar.
Suriye'de Hafız Esad'ın Baasçılığı, nüfusun % 15'ini teşkil eden mezhep azınlığına dayanıyordu. Türk Baasçılığının mezhep renginin, sadece kitlesel destek arayışından ibaret olduğunu, bu mezhebe mensup olanların da unutmaması lâzım.
Teşebbüs tarih dışı. Gözünü iktidar hırsı bürümüş delilerin marifeti. Tehlike bu yüzden büyük. Ve bu yüzden demokrasinin şeffaflığına ve hukuka daha fazla ihtiyacımız var. Hepimiz Ergenekon soruşturmasını yürütenlere destek olmakla mükellefiz.
MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
24 Mart 2008, Pazartesi Zaman
Subscribe to:
Comments (Atom)






















