Saturday, January 30, 2010
Seyit Rıza: "Ben sizin yalan ve hilelerinizle başedemedim bu bana dert oldu..."

Balyoz Harekâtı'nda "tutuklanacak gazeteciler" arasında ismim çıktıktan sonra, bir psikolojik harekâta maruz kaldım. Kâh twitter'dan, kâh e-mail'den, sözde 12 Eylül'ü destekleyen makalelerimden satırlar gönderilerek, "Ilıcak, eskiden darbeleri desteklerdi. Bugün, AK Parti'ye sahip çıkmak için darbe karşıtı görünüyor" mesajı verilmekte. Bunun tek bir sebebi var: Darbelere karşı mücadelemizi karalamak. Maalesef, adı "faydalanılacak gazeteciler" içinde geçen Melih Aşık da, böyle bir oyuna gelmiş. Zaten, kişiler, fark edilmeden kullanılıyorlar. Ellerine bazı belgeler tutuşturuluyor; bir karalama kampanyasının parçası haline getiriliyorlar. Aşık'ı, "faydalanılacak gazeteciler" listesinde görünce, onun adına üzülmüştüm. Ama bu son örnek gösterdi ki, "çarpık duruşu(!)" yüzünden o kadro içine dahil edilmiş. Benim bütün yazılarımı inceleyip de mi, "darbeci" yaftasını yapıştırıyor? Eline tutuşturulan o bölümlere dayanıyor sadece. İşte bu yüzden de, psikolojik harekât sırasında TEPE TEPE KULLANIYORLAR. http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ilicak/2010/01/30/melih_asiki_kim_kullaniyor
Friday, January 29, 2010
Thursday, January 28, 2010
SEN WEIMAR'I BİLİR MİSİN?
FOTO:http://yenisafak.com.tr/resim/site/sabihkanadoglu56f1a36256e0acc2by.jpgSEN WEIMAR'I BİLİR MİSİN?
Sabih Kanadoğlu'nun tek parti sultası iddiası, Yürütmenin Cumhurbaşkanı'nı, Meclis Başkanı'nı seçtiğini, Yasama'nın yürütmeyi denetlemesi gerekirken Yürütmenin Yasamayı denetlemeye çalıştığını Weimar anayasası örneği üzerinden anlatmasına Osman Can karşı çıktı ve Kanadoğlu'nu Weimar hakkında hiçbir şey bilmemekle suçladı.
Can, " Siz Weimar hakkında hiçbir bilgiye sahip değilsiniz, Weimar'daki kurumların rolü hakkında hiçbir bilgiye sahip değilsiniz, Siz Weimar'da Nasyonel Sosyalizmin nasıl iktidara geldiği hakkında hiçbir bilgiye sahip değilsiniz" dedi.
Kanadoğlu ise bu itham karşısında sinirlenerek "Benimle bu şekilde konuşmaktan seni men ederim. Haddini bil" diye cevap verdi. Ancak Weimar'ı okumadığı iddiasına cevap veremedi Osman Can da "Siz benim haddimi bildirecek durumda değilsiniz" diye cevap verdi.
Sabih Kanadoğlu'nun tek parti sultası iddiası, Yürütmenin Cumhurbaşkanı'nı, Meclis Başkanı'nı seçtiğini, Yasama'nın yürütmeyi denetlemesi gerekirken Yürütmenin Yasamayı denetlemeye çalıştığını Weimar anayasası örneği üzerinden anlatmasına Osman Can karşı çıktı ve Kanadoğlu'nu Weimar hakkında hiçbir şey bilmemekle suçladı.
Can, " Siz Weimar hakkında hiçbir bilgiye sahip değilsiniz, Weimar'daki kurumların rolü hakkında hiçbir bilgiye sahip değilsiniz, Siz Weimar'da Nasyonel Sosyalizmin nasıl iktidara geldiği hakkında hiçbir bilgiye sahip değilsiniz" dedi.
Kanadoğlu ise bu itham karşısında sinirlenerek "Benimle bu şekilde konuşmaktan seni men ederim. Haddini bil" diye cevap verdi. Ancak Weimar'ı okumadığı iddiasına cevap veremedi Osman Can da "Siz benim haddimi bildirecek durumda değilsiniz" diye cevap verdi.
EMASYA KANUNA AYKIRI!
http://www.aypost.com/images/news/8244.jpgYıllık toplantı için bir araya gelen valiler EMASYA protokolünün var olan kanunlara aykırı olduğunu belirterek, bu durumun düzeltilmesi gerektiğini düşünüyor
Balyoz harekat planına ilişkin iddiaların ardından yeniden tartışılmaya başlanan EMASYA, valilerin de gündemindeydi. İçişleri Bakanlığı’nın düzenlediği toplantı için Ankara’da bulunan valiler, EMASYA ‘nın kanunlara aykırı olduğu konusunda birleşti.
Aydın Valisi Hüseyin Avni Coş, 2002’de toplanan Mülki İdare Şurası’nda protokolün mevcut kanunlara hangi noktalardan aykırı olduğuna dair kararların alındığını hatırlattı. Şura kararları incelendiğinde protokolün pek çok açıdan kanuna aykırı olduğunun açıkça görülebileceğini söyleyen Coş şöyle konuştu: “Hukuk devleti olan bir ülkede elbette üst protokol olan kanunun uygulanması kanuna aykırı olan Emaysa Protokolü’nün uygulanmaması gerekiyor. Kanunda öngörülmeyen yetkiler verilmiş.”
KANUNA AYKIRI ŞEY GEÇERLİ OLMAZ
İstanbul Valisi Muammer Güler, herhangi bir kuvvet talebi söz konusu olduğunda, 5442 Sayılı İller Kanunu’nda ön görülen hususları uyguladığını ifade ederek, ‘’Ben kanundaki hususlara bakarım. Kanuna aykırı bir şey varsa onun tatbiki geçerli olmayacaktır’’ dedi. Güler şöyle konuştu: “5442 Sayılı kanunda kuvvet talebinin nasıl yapılacağı, kimden yapılacağı, olayların mevcut emniyet güçleri ile bastırılmasının mümkün olmadığı hallerde ilave kuvvet talebinin nasıl yapılacağı, böyle bir durumda kimin komuta edeceği, hangi şartlarda olacağı belli. İçişleri Bakanlığı konuyla ilgili çalışıyor.’’
Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar da “Kanuna aykırılık teşkil eden hükümlerin kaldırılacağını düşünüyoruz. İl İdaresi Kanunu’nda valilere verilen yetkilerin, başka yöntemlerle geri alınıyor gibi olmasının doğru olmadığını düşünüyoruz. Zannediyorum, Bakanlık da bu konuda gerekeni yapacaktır’’ dedi. • ANKARA star
Balyoz harekat planına ilişkin iddiaların ardından yeniden tartışılmaya başlanan EMASYA, valilerin de gündemindeydi. İçişleri Bakanlığı’nın düzenlediği toplantı için Ankara’da bulunan valiler, EMASYA ‘nın kanunlara aykırı olduğu konusunda birleşti.
Aydın Valisi Hüseyin Avni Coş, 2002’de toplanan Mülki İdare Şurası’nda protokolün mevcut kanunlara hangi noktalardan aykırı olduğuna dair kararların alındığını hatırlattı. Şura kararları incelendiğinde protokolün pek çok açıdan kanuna aykırı olduğunun açıkça görülebileceğini söyleyen Coş şöyle konuştu: “Hukuk devleti olan bir ülkede elbette üst protokol olan kanunun uygulanması kanuna aykırı olan Emaysa Protokolü’nün uygulanmaması gerekiyor. Kanunda öngörülmeyen yetkiler verilmiş.”
KANUNA AYKIRI ŞEY GEÇERLİ OLMAZ
İstanbul Valisi Muammer Güler, herhangi bir kuvvet talebi söz konusu olduğunda, 5442 Sayılı İller Kanunu’nda ön görülen hususları uyguladığını ifade ederek, ‘’Ben kanundaki hususlara bakarım. Kanuna aykırı bir şey varsa onun tatbiki geçerli olmayacaktır’’ dedi. Güler şöyle konuştu: “5442 Sayılı kanunda kuvvet talebinin nasıl yapılacağı, kimden yapılacağı, olayların mevcut emniyet güçleri ile bastırılmasının mümkün olmadığı hallerde ilave kuvvet talebinin nasıl yapılacağı, böyle bir durumda kimin komuta edeceği, hangi şartlarda olacağı belli. İçişleri Bakanlığı konuyla ilgili çalışıyor.’’
Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar da “Kanuna aykırılık teşkil eden hükümlerin kaldırılacağını düşünüyoruz. İl İdaresi Kanunu’nda valilere verilen yetkilerin, başka yöntemlerle geri alınıyor gibi olmasının doğru olmadığını düşünüyoruz. Zannediyorum, Bakanlık da bu konuda gerekeni yapacaktır’’ dedi. • ANKARA star
Wednesday, January 27, 2010
BORU SAN (1)
Borusan'ın kültür ve sanat hayatımıza katkılarını tanıtmak hasebiyle yayınlanmaktadır.http://www.borusansanat.com/shop/default2.aspx?intDil=1
Gön: 8 Temmuz/Kültür ve Sanat Birimi
Monday, January 25, 2010
Saturday, January 23, 2010
Thursday, January 21, 2010
KLASİK TÜRK SANATLARINDAN GÜZEL BİR ÖRNEK!http://www.klasikturksanatlarivakfi.com/eserler/buyuk/edep_ya_hu_2.jpg
Tuesday, January 19, 2010
Monday, January 18, 2010
Sunday, January 17, 2010
ELZEMDİR...
Hükümetin üzerinde çalıştığı yeni Anayasa Paketi'nin içeriği netleşiyor.
http://samanyoluhaber.com/h_342821_hukumet-dugmeye-basti---video.html?ref=f5haber.com
http://samanyoluhaber.com/h_342821_hukumet-dugmeye-basti---video.html?ref=f5haber.com
http://image.haber7.com/haber/haber7/photos/480220080710011213656.jpgTürkiye'de yaşayan bir insan ahmak değilse, sağında, solunda, önünde, arkasında olup bitenleri yıllardan beri takip ediyorsa bu olayı nasıl küçültebilirsiniz? Bu olayı nasıl basit görebilirsiniz?'
Saturday, January 16, 2010
'Sivil vesayet' tabii, ne olacak?
Her gerektiğinde tekrarladığım eski tezimi yeniden hatırlatayım: 1960 yılında (27 Mayıs) ilkiyle tanıştığımız darbeler sonrası için 'olağanüstü dönem' diyenlerin tersine, ülkemizin sürekli 'vesayet altında' yaşadığına inanıyorum ben; birkaç farklı dönemi ise, çöl ortasındaki vaha gibi, 'istisna' olarak görüyorum.
1950-60 arasında Demokrat Parti iktidarı istisnaydı. 1965-71 arası Adalet Partisi iktidarı istisnaydı. 1984-1991 arası Anavatan Partisi iktidarı istisnaydı. 1996-97 Refahyol iktidarı istisnaydı. 2002 genel seçimine kadar geçen istisnai dönemleri dışarıda bırakırsak, Türkiye sürekli 'vesayet' altında kaldı.
Tezimin özü şu: Türkiye'nin olağan sistemi vesayettir; bunu sağlamanın yolu da 'darbeler' veya 'darbe tehdidi'nin kullanılmasıdır. 'Vesayet' kavramı içinde yer alan bazı siviller 'darbe tehdidi'ni sıkça kullandılar; istedikleri sonucu alamayınca, aynı siviller, askere gidip 'Ne duruyorsunuz?' çağrısı yaptılar. İktidar böylece hep onlarda kaldı işte.
Siyasilerin askeri tribünlere bakmadan seçmenden aldığı temsil görevini yerine getirmeyi göze alabildiği ortamlar, 2002 yılına kadar, onların sonunu da getirdi. Ya darbe oldu, ya da darbe olacağı havası basılarak istenilen sonuç alınabildi.
Sürekli 2002 yılını farklı bir dönemin milâdı olarak gösterdiğimi herhalde fark ettiniz. Bunun sebebi açık: 2002 yılından sonra ülke birkaç kez 'darbe' ortamına girdi, ama darbe olmadı. Daha da önemlisi şu: 'Darbe' ihtimali kimbilir kaç kez bir 'tehdit' olarak öne sürülmesine rağmen, iktidardaki siyasi kadro bildiği yoldan sapmadı.
2002, yalnızca 'darbeler dönemi'nin bittiğinin iyice anlaşıldığı bir tarihi dönemeç noktası değildir; aynı zamanda 'darbe tehdidi' ile sonuç alma yönteminin de sonudur.
Darbeler dönemini bizden önce yaşamaya başlamış Latin Amerika ülkelerinden bizi ayıran özellik de bu: Darbelerle 1950'lerde tanışan Latin Amerika ülkelerinde dış destekli darbeler birbiri ardına yaşandı ve sol partilerin güçlendiği 1980'lerde o dönem sona erdi. Bizde ise 1960'tan buyana dört askeri müdahale yaşandı ve 'vesayet rejimi' 2002 yılına kadar bu yolla sürdürülebildi.
Latin Amerika'da 'sol siyaset'in gerçekleştirdiğini, bizde Ak Parti'nin 'muhafazakâr' siyaset aktörleri becerebildi.
Önemli bir farklılık bu.
Uzak coğrafyalarda benzer altüst oluşlar yaşamış ülkelerde demokrasiye geçişi sağlamada baş rolü 'sol' üstlenirken, Türkiye'de demokrasi yolunda atılmak istenen adımlara ayak sürüyen bir 'sol' var. CHP geçmişte başka türlü davransaydı, ya da o yılların 'sağ' iktidarları bugünlerde Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının yaptığı gibi millet ile bağını kesmeme kararlılığında olsaydı, 'vesayet' bizde de 1980'li yıllarda sona erebilirdi.
Milletten alınan güç yetmezmiş gibi 'darbe' sözcüğünü koçbaşı gibi kullanan 'vâsi güç'ün suyundan gitmek daha kolay geldi çoğu iktidara; biraz da CHP-tarzı muhalefetten yıldıkları için kendilerini vâsi gücün kanatları altına attılar.
İyi ki Brezilya örneğini verdi Deniz Baykal; o örnek ilgilendiği coğrafyalarda askeri darbeleri dönüşüm yöntemi olarak kullanan ABD'deki politika değişikliğini hatırlatmış oldu çünkü. Arjantin'de, Şili'de, Brezilya'da 'sol' iktidarlar vesayet döneminin aşırılıklarıyla hesaplaşıyorlar; Washington da bu duruma 'çıt' çıkarmıyor.
1997 haziran ayında da, 2006 ortalarında da, Türkiye 'darbe' çalkantısına girdiğinde, Washington 'Biz Türkiye'de demokrasinin rayından çıkmasını istemiyoruz' açıklamaları yapmıştı. O açıklamaların yeni politikayı vurguladığı artık daha iyi anlaşılıyor.
Şimdi 'sivil vesayet' dönemi...
Korkmayın canım, 'sivil vesayet' zaten demokrasi demek...
Kaynak: http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=20475&y=FehmiKoru
Her gerektiğinde tekrarladığım eski tezimi yeniden hatırlatayım: 1960 yılında (27 Mayıs) ilkiyle tanıştığımız darbeler sonrası için 'olağanüstü dönem' diyenlerin tersine, ülkemizin sürekli 'vesayet altında' yaşadığına inanıyorum ben; birkaç farklı dönemi ise, çöl ortasındaki vaha gibi, 'istisna' olarak görüyorum.
1950-60 arasında Demokrat Parti iktidarı istisnaydı. 1965-71 arası Adalet Partisi iktidarı istisnaydı. 1984-1991 arası Anavatan Partisi iktidarı istisnaydı. 1996-97 Refahyol iktidarı istisnaydı. 2002 genel seçimine kadar geçen istisnai dönemleri dışarıda bırakırsak, Türkiye sürekli 'vesayet' altında kaldı.
Tezimin özü şu: Türkiye'nin olağan sistemi vesayettir; bunu sağlamanın yolu da 'darbeler' veya 'darbe tehdidi'nin kullanılmasıdır. 'Vesayet' kavramı içinde yer alan bazı siviller 'darbe tehdidi'ni sıkça kullandılar; istedikleri sonucu alamayınca, aynı siviller, askere gidip 'Ne duruyorsunuz?' çağrısı yaptılar. İktidar böylece hep onlarda kaldı işte.
Siyasilerin askeri tribünlere bakmadan seçmenden aldığı temsil görevini yerine getirmeyi göze alabildiği ortamlar, 2002 yılına kadar, onların sonunu da getirdi. Ya darbe oldu, ya da darbe olacağı havası basılarak istenilen sonuç alınabildi.
Sürekli 2002 yılını farklı bir dönemin milâdı olarak gösterdiğimi herhalde fark ettiniz. Bunun sebebi açık: 2002 yılından sonra ülke birkaç kez 'darbe' ortamına girdi, ama darbe olmadı. Daha da önemlisi şu: 'Darbe' ihtimali kimbilir kaç kez bir 'tehdit' olarak öne sürülmesine rağmen, iktidardaki siyasi kadro bildiği yoldan sapmadı.
2002, yalnızca 'darbeler dönemi'nin bittiğinin iyice anlaşıldığı bir tarihi dönemeç noktası değildir; aynı zamanda 'darbe tehdidi' ile sonuç alma yönteminin de sonudur.
Darbeler dönemini bizden önce yaşamaya başlamış Latin Amerika ülkelerinden bizi ayıran özellik de bu: Darbelerle 1950'lerde tanışan Latin Amerika ülkelerinde dış destekli darbeler birbiri ardına yaşandı ve sol partilerin güçlendiği 1980'lerde o dönem sona erdi. Bizde ise 1960'tan buyana dört askeri müdahale yaşandı ve 'vesayet rejimi' 2002 yılına kadar bu yolla sürdürülebildi.
Latin Amerika'da 'sol siyaset'in gerçekleştirdiğini, bizde Ak Parti'nin 'muhafazakâr' siyaset aktörleri becerebildi.
Önemli bir farklılık bu.
Uzak coğrafyalarda benzer altüst oluşlar yaşamış ülkelerde demokrasiye geçişi sağlamada baş rolü 'sol' üstlenirken, Türkiye'de demokrasi yolunda atılmak istenen adımlara ayak sürüyen bir 'sol' var. CHP geçmişte başka türlü davransaydı, ya da o yılların 'sağ' iktidarları bugünlerde Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının yaptığı gibi millet ile bağını kesmeme kararlılığında olsaydı, 'vesayet' bizde de 1980'li yıllarda sona erebilirdi.
Milletten alınan güç yetmezmiş gibi 'darbe' sözcüğünü koçbaşı gibi kullanan 'vâsi güç'ün suyundan gitmek daha kolay geldi çoğu iktidara; biraz da CHP-tarzı muhalefetten yıldıkları için kendilerini vâsi gücün kanatları altına attılar.
İyi ki Brezilya örneğini verdi Deniz Baykal; o örnek ilgilendiği coğrafyalarda askeri darbeleri dönüşüm yöntemi olarak kullanan ABD'deki politika değişikliğini hatırlatmış oldu çünkü. Arjantin'de, Şili'de, Brezilya'da 'sol' iktidarlar vesayet döneminin aşırılıklarıyla hesaplaşıyorlar; Washington da bu duruma 'çıt' çıkarmıyor.
1997 haziran ayında da, 2006 ortalarında da, Türkiye 'darbe' çalkantısına girdiğinde, Washington 'Biz Türkiye'de demokrasinin rayından çıkmasını istemiyoruz' açıklamaları yapmıştı. O açıklamaların yeni politikayı vurguladığı artık daha iyi anlaşılıyor.
Şimdi 'sivil vesayet' dönemi...
Korkmayın canım, 'sivil vesayet' zaten demokrasi demek...
Kaynak: http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=20475&y=FehmiKoru
Friday, January 15, 2010
Wednesday, January 13, 2010
HALUK ÖNCEL* DİYOR Kİ:
1000 yıllık MAZİDE İNSANI ÖNCELEYENLER HAKLIYDI, ATİDE İNSANI ÖNCELEYENLER KAZANACAK!
*Sabık(a)lı Birlik Dayanışma Üyesi
*Sabık(a)lı Birlik Dayanışma Üyesi
BULUTSUZLUK ÖZLEMİ SÖYLÜYOR: "ACİL DEMOKRASİ!"
"VARLIĞIM VARLIĞINA ARMAĞAN OLMUŞ İLKOKULDA!"
"...Bizde çok yaygındır, özellikle de çıtkırıldım aydınlar arasında: Örneğin bir Tekel özelleştirilince, sırtından ceketini almışlar gibi üzülür hazret... Kendini maliye bakanı sanıp "dış borçları nasıl ödeyeceğiz" diye kara kara düşünür... Büyükelçimizi alçak koltuğa oturturlarsa da komşusu Mişon'a ters ters bakmaya başlar...Çünkü ona, "varlığının armağan olması gerektiği" öğretilmiştir, hükümet bir Türkiye-Ermenistan dostluk anlaşması imzalasa kendisi de gidip terzi Artin'i dövecektir.En küçük Türk memuru ya da memur kafalı gazetecisi, devletin bütün ağırlığını omuzlarında hisseder, yükünü taşır! Öyle şartlanmıştır."
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2010/01/14/yikilmadi_ayaktadir
"...Bizde çok yaygındır, özellikle de çıtkırıldım aydınlar arasında: Örneğin bir Tekel özelleştirilince, sırtından ceketini almışlar gibi üzülür hazret... Kendini maliye bakanı sanıp "dış borçları nasıl ödeyeceğiz" diye kara kara düşünür... Büyükelçimizi alçak koltuğa oturturlarsa da komşusu Mişon'a ters ters bakmaya başlar...Çünkü ona, "varlığının armağan olması gerektiği" öğretilmiştir, hükümet bir Türkiye-Ermenistan dostluk anlaşması imzalasa kendisi de gidip terzi Artin'i dövecektir.En küçük Türk memuru ya da memur kafalı gazetecisi, devletin bütün ağırlığını omuzlarında hisseder, yükünü taşır! Öyle şartlanmıştır."
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2010/01/14/yikilmadi_ayaktadir
Tuesday, January 12, 2010

"LİEBERMAN'I GÖREVİNDEN AL"
Bu arada, İşçi Partisi milletvekillerinden Daniel Ben-Simon, Başbakan Binyamin Netanyahu'ya, Lieberman'ı görevinden alması çağrısında bulundu. Ben-Simon, Netanyahu'nun Lieberman'ı çağırarak, "İsrail diplomasisini hangi seviyeye düşürdüğünü göstermesi açısından, Lieberman'ı alçak bir sandalyeye oturtmasını" da tavsiye etti. Deniel Ben-Simon, Netanyahu'dan, bundan sonra daha büyük diplomatik sorunlara neden olmadan Lieberman'ı görevden alıp, bu göreve daha uygun birisini getirmesini istedi.
"SEKTÖR" TÜM DALLARIYLA ÇIRPINIYOR! SİLKELEYİN DÜŞECEK!
12/01/2010 Terör örgütü PKK'nın, bazı şehirlerdeki provokasyon olaylarını Bursa'ya da taşımak istediği ortaya çıktı. Bursa Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekiplerinin, geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği operasyon sonucu tutuklanarak cezaevine gönderilen 3 kişinin, Türk- Kürt çatışması oluşturmak için belirlenen adreslere molotoflu saldırı hazırlığı içerisinde olduğu ortaya çıktı.
Zanlıların, eylemden saatler önce yakalanması büyük bir faciayı engelledi. Eylem sonrası yakalanmamak için üst üste değişik renklerde pantolon giydikleri belirlenen zanlıların üzerinden çıkan krokiler de saldırı yapılacak adreslerin detayları yer aldı.
Bursa Emniyet Müdürlüğü tarafından yürütülen operasyon kapsamında geçen hafta, yasa dışı terör örgütü PKK'ya üye oldukları iddiasıyla 6 kişi gözaltına alındı. Zanlılardan 3'ü, emniyetteki ifadelerinin ardından serbest bırakıldı. Üzerlerinden 7 adet molotof çıkan Yusuf Dağ, Yunus Öztürk ve Mahsun Ortaç isimli 3 zanlı, "Silahlı terör örgütüne üye olmak, yakıcı, patlayıcı madde bulundurmak' suçlamasıyla çıkarıldıkları nöbetçi mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi. Zanlıların üzerinden çıkan krokilerde okul, polis merkezi, muhtarlık ve market adresleri ele geçirildi. PKK üyesi oldukları tespit edilen 3 kişinin, eylem sonrası kaçmak için üst üste değişik renklerde pantolon giydikleri ortaya çıktı.
Zanlıların, eylem günü, eylem bölgelerine dağılmak için buluşmaya giderken yakalanmaları, muhtemel faciayı engelledi. Eylemden sadece saatler öncesinde yakalanan zanlılar, ifadelerinde, son zamanlardaki gelişmelerden rahatsız olduklarını söylediler.
Ayrıca, zanlılardan, kırmızı renkli sprey ele geçirildi. PKK'lı zanlıların, yakalandıkları günün akşam saatlerinde merkez Yıldırım ilçesi Erikli Mahallesi ve Şirinevler Mahallesi'ndeki bir polis merkezi, muhtarlık ve markete molotoflu saldırı gerçekleştirecekleri öğrenildi. Zanlıların, yapacakları eylemlerle Türk-Kürt çatışmasını çıkarmayı hedefledikleri belirlendi.
(CİHAN)
Zanlıların, eylemden saatler önce yakalanması büyük bir faciayı engelledi. Eylem sonrası yakalanmamak için üst üste değişik renklerde pantolon giydikleri belirlenen zanlıların üzerinden çıkan krokiler de saldırı yapılacak adreslerin detayları yer aldı.
Bursa Emniyet Müdürlüğü tarafından yürütülen operasyon kapsamında geçen hafta, yasa dışı terör örgütü PKK'ya üye oldukları iddiasıyla 6 kişi gözaltına alındı. Zanlılardan 3'ü, emniyetteki ifadelerinin ardından serbest bırakıldı. Üzerlerinden 7 adet molotof çıkan Yusuf Dağ, Yunus Öztürk ve Mahsun Ortaç isimli 3 zanlı, "Silahlı terör örgütüne üye olmak, yakıcı, patlayıcı madde bulundurmak' suçlamasıyla çıkarıldıkları nöbetçi mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi. Zanlıların üzerinden çıkan krokilerde okul, polis merkezi, muhtarlık ve market adresleri ele geçirildi. PKK üyesi oldukları tespit edilen 3 kişinin, eylem sonrası kaçmak için üst üste değişik renklerde pantolon giydikleri ortaya çıktı.
Zanlıların, eylem günü, eylem bölgelerine dağılmak için buluşmaya giderken yakalanmaları, muhtemel faciayı engelledi. Eylemden sadece saatler öncesinde yakalanan zanlılar, ifadelerinde, son zamanlardaki gelişmelerden rahatsız olduklarını söylediler.
Ayrıca, zanlılardan, kırmızı renkli sprey ele geçirildi. PKK'lı zanlıların, yakalandıkları günün akşam saatlerinde merkez Yıldırım ilçesi Erikli Mahallesi ve Şirinevler Mahallesi'ndeki bir polis merkezi, muhtarlık ve markete molotoflu saldırı gerçekleştirecekleri öğrenildi. Zanlıların, yapacakları eylemlerle Türk-Kürt çatışmasını çıkarmayı hedefledikleri belirlendi.
(CİHAN)
Monday, January 11, 2010
HABER KUTSAL, YORUM HÜR...
150 bin kişilik sivil güç Özel Harp’in hizmetinde
12 Ocak 2010 Salı, 00:30
Özel Harp’ten emekli Tuğgeneral Tanrıverdi, dairenin 150 bin kişilik sivil gücü olduğunu söyledi. Bu yarı-sivil gücün kozmik odadaki incelemeyle harekete geçmesi de olasılıklar arasında Bülent Arınç’a suikast girişimi ve ‘düğmeye basılmış gibi’ birbiri ardına yaşanan sosyal vakalardaki rolüyle gündeme gelen Özel Harp Dairesi’nin (diğer adıyla Seferberlik Tetkik Kurulu), 2008’de konsept değiştirdiği ve 150 bin kişilik sivil gücüyle ‘İç tehdit’e karşı harekete geçtiği iddia ediliyor. İddianın sahibiyse, Özel Harp Dairesi’nde 1984-1988 arasında Harekat Şube Müdürü olarak Kurmay Yarbay rütbesiyle görev yapan emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi.
YARI SİVİL BİR ORDU GİBİ
Edirne’de basın açıklaması yapmak isteyen DHKP-C’liler ile onları linç etmeye çalışan Edirneliler arasında yaşananların polis tarafından istihbarat elemanlarınca gerçekleştiğinin tespiti üzerine gözler provakasyona çevrildi...Siyaset bilimci Prof. Mümtazer Türköne, Özel Harp’e bağlı 150 bin kişilik bir yarı sivil ordu bulunduğunu ve eylemlerden sorumlu olabileceklerini iddia etti.http://www.stargazete.com/politika/150-bin-kisilik-sivil-guc-ozel-harp-in-hizmetinde-haber-237574.htm
12 Ocak 2010 Salı, 00:30
Özel Harp’ten emekli Tuğgeneral Tanrıverdi, dairenin 150 bin kişilik sivil gücü olduğunu söyledi. Bu yarı-sivil gücün kozmik odadaki incelemeyle harekete geçmesi de olasılıklar arasında Bülent Arınç’a suikast girişimi ve ‘düğmeye basılmış gibi’ birbiri ardına yaşanan sosyal vakalardaki rolüyle gündeme gelen Özel Harp Dairesi’nin (diğer adıyla Seferberlik Tetkik Kurulu), 2008’de konsept değiştirdiği ve 150 bin kişilik sivil gücüyle ‘İç tehdit’e karşı harekete geçtiği iddia ediliyor. İddianın sahibiyse, Özel Harp Dairesi’nde 1984-1988 arasında Harekat Şube Müdürü olarak Kurmay Yarbay rütbesiyle görev yapan emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi.
YARI SİVİL BİR ORDU GİBİ
Edirne’de basın açıklaması yapmak isteyen DHKP-C’liler ile onları linç etmeye çalışan Edirneliler arasında yaşananların polis tarafından istihbarat elemanlarınca gerçekleştiğinin tespiti üzerine gözler provakasyona çevrildi...Siyaset bilimci Prof. Mümtazer Türköne, Özel Harp’e bağlı 150 bin kişilik bir yarı sivil ordu bulunduğunu ve eylemlerden sorumlu olabileceklerini iddia etti.http://www.stargazete.com/politika/150-bin-kisilik-sivil-guc-ozel-harp-in-hizmetinde-haber-237574.htm
ŞİMDİ TAM DEMOKRASİ ZAMANI!
"...Dolayısıyla halk için de demokrasiden daha büyük bir 'manivela' yoktur tepelerine binmiş otoriter bürokratlar ile müptezel sivil uzantılarından kurtulmak için. "
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=939012&title=demokrasiyi-sivil-darbe-sanan-askerciler
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=939012&title=demokrasiyi-sivil-darbe-sanan-askerciler
Sunday, January 10, 2010
Saturday, January 9, 2010
HİÇ BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?
'Bu haftaki 32. Gün programında Rıdvan Akar bu yazıdan alıntılar yaptı. Hava Tuğgeneral bana "Nizam-ı Cedit ordusu kurmaktan bahsediyorsun... Sen II. Mahmut musun?" diye hesap sorunca, hatayı düzeltmek zorunda kaldım ve Nizam-ı Cedit Ordusu'nu III. Selim'in kurduğunu hatırlattım. II. Mahmut'un kurduğu ordunun adı malûm "Asakir-i Mansure-i Muhammediye".
Tarihçilik ciddi bir iş. Sağdan soldan duydukları ile bir gazetecinin tarihçi olamayacağı, mehaz olarak "Mini Larousse"u göstermesinden belli. İnsan merak eder, laf ettiği adamın profesörlük unvanı alana kadar yazdığı kitapların hiç olmazsa konularını öğrenir. Altaylı baltayı, 19. yüzyıl modernleşme tarihine arşiv vesikaları dahil, eski-yeni bütün kaynaklarıyla hakim bir kayaya indiriyor. Bana Larousse'un minisini mehaz gösteren adama ben, Es'ad Efendi'nin Üss-i Zafer'ini veya Tarih-i Cevdet'i okurken nelere dikkat etmesi gerektiğini öğretebilirim. Hâyâ sahibi ise müptedilere özgü densizliğinden utanması için -madem kitap okuma huyu yok- internetten 5 Kasım tarihli "Tanzimat" başlıklı yazıma bakması yeterli.'
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=938217&title=cahil-cesareti
"Uzak"taki başka birine not: Sakın "İrtica" deyip kafamda tepinme, o bir "hain kurt masalı"!
Tarihçilik ciddi bir iş. Sağdan soldan duydukları ile bir gazetecinin tarihçi olamayacağı, mehaz olarak "Mini Larousse"u göstermesinden belli. İnsan merak eder, laf ettiği adamın profesörlük unvanı alana kadar yazdığı kitapların hiç olmazsa konularını öğrenir. Altaylı baltayı, 19. yüzyıl modernleşme tarihine arşiv vesikaları dahil, eski-yeni bütün kaynaklarıyla hakim bir kayaya indiriyor. Bana Larousse'un minisini mehaz gösteren adama ben, Es'ad Efendi'nin Üss-i Zafer'ini veya Tarih-i Cevdet'i okurken nelere dikkat etmesi gerektiğini öğretebilirim. Hâyâ sahibi ise müptedilere özgü densizliğinden utanması için -madem kitap okuma huyu yok- internetten 5 Kasım tarihli "Tanzimat" başlıklı yazıma bakması yeterli.'
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=938217&title=cahil-cesareti
"Uzak"taki başka birine not: Sakın "İrtica" deyip kafamda tepinme, o bir "hain kurt masalı"!
SN FATİH ALTAYLI! SEN, TÜRK YENİLEŞME TARİHİ DİYE BİR DERS ALDIN MI? (Not: Ben aldım! Mümtaz'er Hoca'nın esprisi yerindedir)
"1792 de barışın yeniden kurulması ve Avrupa'nın Fransız devriminin sorunlarıyla uğraşması, yeni Sultan III.Selim'e, Osmanlı silahlı kuvvetlerini (teknik donatım, eğitim ve hünerde) çağdaş batılı orduların düzeyine getirme amacını güden geniş çaplı bir reform planlamak ve kısmen de uygulamak fırsatını verdi."
Bernard LEWIS, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Ankara 1998, TTK yayınları, s.57.
"...programa katılan bir emekli general, Türköne’ye “Sen 2.Mahmud musun?” diye sordu.Türköne bilmiş bilmiş sırıtarak “3. Selim” diye düzeltti. Aklınca emekli general bilmiyor, Türköne biliyordu."
http://www.ensonhaber.com/sondakika/gundem/248901/generalden-ozur-dile.html
Bernard LEWIS, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Ankara 1998, TTK yayınları, s.57.
"...programa katılan bir emekli general, Türköne’ye “Sen 2.Mahmud musun?” diye sordu.Türköne bilmiş bilmiş sırıtarak “3. Selim” diye düzeltti. Aklınca emekli general bilmiyor, Türköne biliyordu."
http://www.ensonhaber.com/sondakika/gundem/248901/generalden-ozur-dile.html
VİCDAN YALNIZ DEĞİLDİR... PANZEHİR DEKATLON YAPIDA!
MEHMET KAMIŞ09/01/2010 Doğan Öz, bu heyulayı fark ettiğinde yalnız, yapayalnız bir savcıydı. Olayları anlamaya çalışırken bir canavarın varlığından haberdar olmuş, o haberdar olmayı da hayatıyla ödemişti. Doğan Öz bundan tam 32 yıl önce öldürüldüğünde belki de komünist (!) bir savcının suikasta kurban gitmesine gizli gizli sevinenler bile olmuştu. O zamanki sosyal psikolojiyle söyleyecek olursak, "e ne de olsa ülkeyi Sovyetlere teslim etmek isteyen komünistlerden biriydi."
O zamanlar solcular tehlikeliydi. Canavar kendine sağcı ittifaklar edinmiş ve onları ülkenin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna, bu yüzden çaba gösterilmesi gerektiğine inandırmıştı. Canavarın müttefikleri bu kez sağcılardı ama hatırı sayılır bir solcu kesim de vardı bu müttefikler içinde... Doğan Öz, ahtapotun farkına vardığı ve o ahtapotun bu ülkede yaşayan herkesin hayatını tehdit ettiğini söylediği için öldürüldü. 'Kendinizin ve çocuklarınızın hayatı tehlikede' diye ikaz ettikleri ise onun öldürülmesine gerektiği kadar üzülmemiş hatta sevinmişlerdi bile...
Savcı, bir yalnız adam olarak söylediğini kimseye duyuramadı. Birkaç arkadaşı, birkaç aydın vesaire... O zaman dinletebilseydi şunları söyleyecekti:
"Bütün çalışmalar içerisinde askeri ve sivil güvenlik güçleri vardır. Kontrgerilla, Genelkurmay Harp Dairesi'ne bağlıdır. Kontrgerilla, il ve ilçelerde seferberlik işlerini yürüten kurum olarak askerlik şubelerince yönetilmektedir. Bu konuda en çok aşamalı eğitimden geçen astsubaylar kullanılmaktadır. Sivil güvenlik güçleri içerisinde de MİT elemanları ve I. Şube görevlileri kullanılmaktadır. Her iki kesimde de gerillaya karşı eğitim verilmektedir. (O inanç vardır ki goşist-sol hareketleri de bunlar yönlendirmekte sonra da bunlara karşı savaşım vererek tabanı kazanmakta ve demokrasiye karşı olan eğilimleri geliştirip örgütlemektedirler)... Gerçekten de şiddete karşı halkı örgütleme, kitleler içinde şiddeti yoğunlaştırmamayla olanaklıdır. Bazı goşist-sol akımlar gerçek hedefmiş gibi gösterilerek, hedef saptırılarak sıkıyönetimi çağırma, seçimle, olmazsa darbeyle iktidar olma, demokratik yaşama biçimini yok ederek halkı sömürme seçeneği tek seçenek durumuna getirilme çalışmasıdır yapılan."
Özetleyecek olursak; savcı bu cümlelerle, "Türkiye'de askeri bir darbe yapmaya çalışıyorlar." diyor. Aradan 32 yıl geçmesine rağmen hiç de yabancısı olmadığımız şeyler öyle değil mi? Değişen sadece kahramanlar. Ancak burada belirtmek gerekir ki, Doğan Öz olayın sadece bir yanını anlamış görünüyor. Daha doğrusu o zamandan baktığınızda görecek en iyi gözün bile bundan başka bir şey görmesi mümkün değilmiş gerçekten. Kontrgerilla o dönemdeki tehdit konseptine göre sağcılar ve bazı solcu gruplarla ittifak içine girerken bugünkü düşman konsepti gereği de solcu ve laikçi kesimlerle ittifak halinde. 12 Eylül'de kontrgerilla olmadığını ısrarla sağcılar savunurdu. Bugün Deniz Baykal ve avanesi savunuyor.
Öyle bir yapı ki bu, kimi tehdit görüyorsa öteki taraftan müttefikler buluyor kendine. Ve müttefikini de diğer tarafın gerçekten büyük bir tehdit olduğuna inandırıyor. Bazen ülkücülerden buluyor bu müttefikliği, solcularla savaşıyor. Zamanı geldiğinde Sünnilerden buluyor, Alevilerle savaşıyor. Gerektiğinde Kürtlerden buluyor, Türklerle savaşıyor. Bazen Alevilerden buluyor ve iktidar olabileceklerine inandırıp onları Sünnilerle çatıştırıyor. Bazen solcu ve laikçilerden müttefik bulup dindarların karşısına geçiyor. İşte bugün yaşadıklarımız da, o yapının planlayıp sahneye koyduğu kirli bir oyun...
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=938000
O zamanlar solcular tehlikeliydi. Canavar kendine sağcı ittifaklar edinmiş ve onları ülkenin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna, bu yüzden çaba gösterilmesi gerektiğine inandırmıştı. Canavarın müttefikleri bu kez sağcılardı ama hatırı sayılır bir solcu kesim de vardı bu müttefikler içinde... Doğan Öz, ahtapotun farkına vardığı ve o ahtapotun bu ülkede yaşayan herkesin hayatını tehdit ettiğini söylediği için öldürüldü. 'Kendinizin ve çocuklarınızın hayatı tehlikede' diye ikaz ettikleri ise onun öldürülmesine gerektiği kadar üzülmemiş hatta sevinmişlerdi bile...
Savcı, bir yalnız adam olarak söylediğini kimseye duyuramadı. Birkaç arkadaşı, birkaç aydın vesaire... O zaman dinletebilseydi şunları söyleyecekti:
"Bütün çalışmalar içerisinde askeri ve sivil güvenlik güçleri vardır. Kontrgerilla, Genelkurmay Harp Dairesi'ne bağlıdır. Kontrgerilla, il ve ilçelerde seferberlik işlerini yürüten kurum olarak askerlik şubelerince yönetilmektedir. Bu konuda en çok aşamalı eğitimden geçen astsubaylar kullanılmaktadır. Sivil güvenlik güçleri içerisinde de MİT elemanları ve I. Şube görevlileri kullanılmaktadır. Her iki kesimde de gerillaya karşı eğitim verilmektedir. (O inanç vardır ki goşist-sol hareketleri de bunlar yönlendirmekte sonra da bunlara karşı savaşım vererek tabanı kazanmakta ve demokrasiye karşı olan eğilimleri geliştirip örgütlemektedirler)... Gerçekten de şiddete karşı halkı örgütleme, kitleler içinde şiddeti yoğunlaştırmamayla olanaklıdır. Bazı goşist-sol akımlar gerçek hedefmiş gibi gösterilerek, hedef saptırılarak sıkıyönetimi çağırma, seçimle, olmazsa darbeyle iktidar olma, demokratik yaşama biçimini yok ederek halkı sömürme seçeneği tek seçenek durumuna getirilme çalışmasıdır yapılan."
Özetleyecek olursak; savcı bu cümlelerle, "Türkiye'de askeri bir darbe yapmaya çalışıyorlar." diyor. Aradan 32 yıl geçmesine rağmen hiç de yabancısı olmadığımız şeyler öyle değil mi? Değişen sadece kahramanlar. Ancak burada belirtmek gerekir ki, Doğan Öz olayın sadece bir yanını anlamış görünüyor. Daha doğrusu o zamandan baktığınızda görecek en iyi gözün bile bundan başka bir şey görmesi mümkün değilmiş gerçekten. Kontrgerilla o dönemdeki tehdit konseptine göre sağcılar ve bazı solcu gruplarla ittifak içine girerken bugünkü düşman konsepti gereği de solcu ve laikçi kesimlerle ittifak halinde. 12 Eylül'de kontrgerilla olmadığını ısrarla sağcılar savunurdu. Bugün Deniz Baykal ve avanesi savunuyor.
Öyle bir yapı ki bu, kimi tehdit görüyorsa öteki taraftan müttefikler buluyor kendine. Ve müttefikini de diğer tarafın gerçekten büyük bir tehdit olduğuna inandırıyor. Bazen ülkücülerden buluyor bu müttefikliği, solcularla savaşıyor. Zamanı geldiğinde Sünnilerden buluyor, Alevilerle savaşıyor. Gerektiğinde Kürtlerden buluyor, Türklerle savaşıyor. Bazen Alevilerden buluyor ve iktidar olabileceklerine inandırıp onları Sünnilerle çatıştırıyor. Bazen solcu ve laikçilerden müttefik bulup dindarların karşısına geçiyor. İşte bugün yaşadıklarımız da, o yapının planlayıp sahneye koyduğu kirli bir oyun...
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=938000
Friday, January 8, 2010
VİCDAN YALNIZ DEĞİLDİR!
Durmak yok, çetelerle mücadeleye devam
Bataklığı kurutmaya çalışacaksanız üzerinize sıçrayacak çamurlara da hazır olmalısınız.Gerçeklerin karartıldığı bir odanın kapılarını aralamaya karar verdiyeseniz, o karanlık dehlizlerden gelecek saldırılar ürkütmemeli sizi.
1990’larda gazetecilik mesleğine adım attığım dönemlerde tanık olduğum bir takım karanlık planları irdelerken, hep aynı telkinle karşı karşıya kalmıştım:- Bu işlerle uğraşma; sana mı kaldı doğruları araştırmak!Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden hocam olan Ahmet Taner Kışlalı’nın karanlık eller tarafından katledildiğinde, bu telkinlerle anlatılmak isteneni daha iyi anlamıştım.Merhum Uğur Mumcu’yu katlederek toplumda bir travma yaratan ellerin, Kışlalı Hoca’ya da uzanması tetiklemişti çalışmalarımı.Araştırmalarımı derinleştirdikçe telkinler artıyordu.2007 yılında tamamladığım ve aynı yılın Ağustos ayında yayınevinden (Neden Kitap) gelen teklifle piyasaya sürdüğüm Ergenekon’un Çöküşü kitabından sonra da benzer telkinler yoğun bir şekilde devam etti.Bu telkin ve uyarıların en ilginci ise, “çocukluğunda çaldığın yumurtaları bile çıkaracaklar” olmuştu.Elbette yabancı olduğum bir durum değildi bu.Yarım yüzyılı aşkın bir zamandan beri, yabancı istihbarat servislerinin kucağından kalkmayı becerememiş ve onların kontrolünde birçok faili meçhul cinayet ve ülkeyi kaosa sürükleyen toplu katliamların faili derin yapıyı tanımlamaya çalışıyordum.Tabii ki birtakım saldırılar ve karalama kampanyaları olacaktı.Utanılacak bir geçmişim, karanlık bir mazim olmadığı için umursamadım bile.Derken Ergenekon’un Çöküşü-2’yi kaleme aldım.Sonra; Kod Adı: Darbe, Konsept Savaşı ve son olarak da Korku İmparatorluğu: GLADIO…Bunlara bir de www.cafesiyaset.com’da köşe ve buradaki yazıların büyük bölümünün www.haber7.com’da kamuoyuna aktarılması eklenince, statüko saldırılarını daha da acımasızlaştırdı.11 Mayıs 2008’de bazı gazetelerin (Taraf, Vakit) manşetine taşınan Kod Adı: Darbe kitabındaki bilgi ve belgeler, “tüm çaba ve araştırmalarına rağmen tek bir yumurta bile çalmadığımı” görenleri paniğe soktu.Önce derin yapının taşeronu ve tetikçisi olan DHKP-C terör örgütü, kendi internet sitesinden şahsıma yönelik küfür ve hakaret dolu bir tehdit bildirisi yayınladı.Bu örgütten gelebilecek saldırının tedirginliği içerisinde yaşarken, 24 Mayıs 2008 günü Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alındım.Gözaltına alınış gerekçem ise Aziz Nesin’lik bir öyküydü:Güya İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan bir ihbarda, “kendimi derin devletin elemanı olarak taktim edip, elimde çok sayıda belge bulunduğunu öne sürüyormuşum”.Yani derin yapılara savaş açmış ve onların tehdidi altındaki ben; kendimi o yapının elemanı olarak tanıtıyormuşum!Kargaların bile güleceği bu gerekçeye dayanılarak gözaltına alınmıştım.2 gün boyunca “elimdeki belgeleri teslim etmem ve kimlerden aldığımı söylemem” istendi.Bu arada o karanlık ellerin uzantıları da boş durmuyordu…‘Gözaltına alındığımda evimde PKK’ya ait çok sayıda belge çıktığından kooperatif yolsuzluğundan yargılandığıma varana kadar’ birçok yalan bilgi servis edildi. Servisin adresi de ilginçti.Gazetecilik mesleğini araç olarak kullanan bir muhbir/muhabir üzerinden yürütülmüştü bu kirli servis.Bir anda adım PKK’lıya ve kooperatif yolsuzluğu yapan sahtekara çıkarılmıştı.Oysa ne bir kooperatifte yönetici, ne de bu yönde bir soruşturma, kovuşturma ya da yargılamayla muhatap olmuştum.PKK’ya ait çok sayıda belge yalanına gelince;O dönem Zaman Gazetesi’nden Ahmet Dönmez ile beraber çalıştığım ve PKK’nın finans kaynakları arasında gösterilen haraç toplama yönteminin bir belgesini ibraz etmiştim polise.A5 ebadındaki bu belgeyi de polisler bulmamış, adli tıp kurumuna gittiğimizde cüzdanımda olduğunu hatırlayıp kendim teslim etmiştim.Nihayet gözaltına alınışımın 2. günü arşivlerden çıkarılan ve 12 yıl (1996) öncesine ait kefaletten doğan bir dosya gerekçe gösterilerek cezaevine gönderildim. Amaca ulaşılmıştı. Aktüel’deki deyimle “Son darbe de vurulmuştu”.Bunu fırsat bilen o muhbir/muhabirler, kendilerine tevdi edilen görevi layıkıyla yerine getirmek için, çalıştıkları yayın organlarında, aleyhimde en alçakça, en aşağılıkça, en şerefsizce yazılar kaleme aldı.Star Gazetesi’nde 26 Mayıs 2008 günü “bir daireyi üç kişiye sattığım için cezaevinde yattığım” gibi koca bir yalandan ibaret haber yayınlandı.Aktüel Dergisi’nde, oto alım satımı yaptığım, beni askerlerin koruyup kolladığı iddia edilirken “dolandırıcılık” yaftası vuruldu ve 7 yıl polisten kaçtığım yalanı döşendi kapaktan.Oysa ömrümün hiçbir döneminde oto alım satımı işi yapmamış, askerin koruyup kollamasına muhtaç kalacak hiçbir gayrimeşru işe bulaşmamıştım. Hele 7 yıl polisten kaçtığım yalanına ne demeli… Üstelik yaptığım araştırmada bu haberde kullanılan kaynağın da, sübyancılığıyla nam salan bir muhbir-muhtar olduğunu, bu kişi hakkında, Ankara Pursaklar’da bir bayana, sarkıntılık ve taciz iddiasıyla suç duyurusunda bulunulduğunu öğrendim. Bu arada, kaçtığım söylenen dönemde askerliğimi yapmış, Ergenekon savcılarına da tanık olarak ifade vermiştim. Zekasının binde biri bile çalışan bir haberci, aranan birinin askerden terhis olmadan cezaevine gönderileceğini, savcıya ifade verirken yapılan sorgulamada bu aramanın ortaya çıkacağını bilebilirdi.Ama amaç gerçekleri yazmak değil, yalan yanlış bilgilerle, o karanlık eller adına tetikçilik yapıp, Ergenekon sürecindeki pozisyonumu şaibeli hale getirmek, kamuoyunda meşruiyetimi tartışmaya açacak lekeler sürmekti.Nitekim Ergenekon dava sürecinde, bazı Ergenekon sanıkları, gözaltına alınmam sonrasında belli merkezlerden üretilen kara propaganda malzemelerini kullanarak şahsıma her türlü hakarette bulundu.Şimdilerde gerek hakkımda yapılan haberlere, gerekse www.cafesiyaset.com’da yayınlanan yazılarıma yorum yapan bazı odaklar, aynı merkezlerin ürettiği yalanlar ve yukarıda sözünü ettiğim karanlık dehlizlerden sıçratılan çamurlara sarılıyor.Bunlarla da yetinmeyenler, kah bir siyasi partinin kalemşörlüğü ile kah bir cemaatin tetikçisi olmakla itham ediyor.CIA kontrolünde olduğum bile kaleme alınıyor bu “kontrollü yorumlarda”.Oysa 40 yaşına gelmiş biri olarak; şimdiye kadar ne bir siyasi parti ile ne bir cemaatle ne de istihbarat örgütleriyle ilişkim oldu.Onlarca haber kaynağımla, hiçbir kişiye, kuruma ve kuruluşa bağımlılığım olmadığı için ilişkimi devam ettirebildim.Mesleğime ara verip ticari denemelerde bulunduğum dönemlerde bile haber kaynaklarımla ilişkilerimi devam ettirdim.Hayatın meşakkatlerinde boğulurken de yapayalnızdım şimdi de yapayalnızım.Kimi yorumcular, maddi çıkar karşılığı kitaplar yazıp bu köşedeki analizlerimi kaleme aldığımı iddia ediyor; oysa yüz binlerce lira tazminat alabileceğim hakaret ve iftira yayınlarına, harç bedellerini karşılayacak maddi birikimim olmadığı için dava bile açamadım.Kaleme aldığım kitaplardan dolayı, soruşturmanın gizliliğini ihlal gerekçesiyle, onlarca yıl hapis talebiyle yargılandığım ceza davaları ile neredeyse tüm Ergenekon sanıkları tarafından açılan tazminat davalarını, ücretini karşılama imkanım olmadığı için avukat tutamayıp kendim takip etmeye çalışıyorum.Görevi “çamur at izi kalsın” politikasını yürütmek olan karanlık eller, belli merkezlerden kurgulanan aymazlar, bu çamurlarla da yetinmeyip nesebim ve meşrebime de dil uzatma küstahlığını gösteriyorlar.Oysa en küçük bir araştırmada bile, Orta Asya’dan göçle gelen Barak Türkmen Beyliği’nin tertemiz, anlı şanlı ve şeffaf soyunun bir ferdi olduğumu anlarlardı.Ömrünün hiçbir döneminde harama meyletmemiş, 12 yaşından bu yana tüm ibadetlerini yerine getirme çabasındaki 80’ini devirmiş bir çiftçi babanın ve köklü bir sülalenin evladı olduğumu öğrenebilirdi.Gelelim TSK düşmanı, bölücü, hain gibi yakıştırmalara…Tıpkı Ergenekon yapılanması üzerine makaleler ve kitaplar kaleme alan diğer meslektaşlarım gibi şahsıma da belli merkezlerden “ordu düşmanı, bölücü ve hain” gibi yakıştırmalarda bulunuldu ve bulunulmaya da devam ediliyor.Şahsen buna sadece gülüyorum.Çünkü hepimizin mücadelesinin, gösterdiği çabanın temelinde, gerek TSK gerekse diğer devlet kurumlarının genlerine sirayet etmiş küresel çete uzantılarından arınarak; özüne dönüp milletine hizmet eder hale gelmesi yatmaktadır.İşin aslı, bu kurumları kullanarak bu ülkeye ihanet içerisinde olanlar tarafından eleştirilmeyince, böylesine alçakça saldırılar ve kirli tezgahlara hedef olmayınca üzülürdüm.Eminim ki Şamil Tayyar da, Ahmet Altan da, Mehmet Baransu da üzülürdü. Demokrasi ve şeffaflaşma konusunda kalem oynatan tüm meslektaşlarım üzülürdü buna.Bu satırları ne idüğü belirsiz kesimlerin provokatif yorumlarına ve alçakça saldırılarına cevap vermekte kullandığım için gönül dostlarımdan özür diliyorum.Ama neticede ben de bir insanım ve tahammül bir yere kadar.Bu kadar kirli propaganda karşısında diyecek bir şeyim olmalıydı.Durmak yok; hırsızla, arsızla, soysuzla ve çetelerle mücadeleye devam.Her yakılan bir mum daha aydınlık Türkiye’nin habercisidir.
Zihni ÇAKIR / Cafesiyasetzihni_cakir@hotmail.com
http://www.cafesiyaset.com/haber/20100104/Ergenekon-davalarina-avukat-tutamadi.php
Bataklığı kurutmaya çalışacaksanız üzerinize sıçrayacak çamurlara da hazır olmalısınız.Gerçeklerin karartıldığı bir odanın kapılarını aralamaya karar verdiyeseniz, o karanlık dehlizlerden gelecek saldırılar ürkütmemeli sizi.
1990’larda gazetecilik mesleğine adım attığım dönemlerde tanık olduğum bir takım karanlık planları irdelerken, hep aynı telkinle karşı karşıya kalmıştım:- Bu işlerle uğraşma; sana mı kaldı doğruları araştırmak!Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden hocam olan Ahmet Taner Kışlalı’nın karanlık eller tarafından katledildiğinde, bu telkinlerle anlatılmak isteneni daha iyi anlamıştım.Merhum Uğur Mumcu’yu katlederek toplumda bir travma yaratan ellerin, Kışlalı Hoca’ya da uzanması tetiklemişti çalışmalarımı.Araştırmalarımı derinleştirdikçe telkinler artıyordu.2007 yılında tamamladığım ve aynı yılın Ağustos ayında yayınevinden (Neden Kitap) gelen teklifle piyasaya sürdüğüm Ergenekon’un Çöküşü kitabından sonra da benzer telkinler yoğun bir şekilde devam etti.Bu telkin ve uyarıların en ilginci ise, “çocukluğunda çaldığın yumurtaları bile çıkaracaklar” olmuştu.Elbette yabancı olduğum bir durum değildi bu.Yarım yüzyılı aşkın bir zamandan beri, yabancı istihbarat servislerinin kucağından kalkmayı becerememiş ve onların kontrolünde birçok faili meçhul cinayet ve ülkeyi kaosa sürükleyen toplu katliamların faili derin yapıyı tanımlamaya çalışıyordum.Tabii ki birtakım saldırılar ve karalama kampanyaları olacaktı.Utanılacak bir geçmişim, karanlık bir mazim olmadığı için umursamadım bile.Derken Ergenekon’un Çöküşü-2’yi kaleme aldım.Sonra; Kod Adı: Darbe, Konsept Savaşı ve son olarak da Korku İmparatorluğu: GLADIO…Bunlara bir de www.cafesiyaset.com’da köşe ve buradaki yazıların büyük bölümünün www.haber7.com’da kamuoyuna aktarılması eklenince, statüko saldırılarını daha da acımasızlaştırdı.11 Mayıs 2008’de bazı gazetelerin (Taraf, Vakit) manşetine taşınan Kod Adı: Darbe kitabındaki bilgi ve belgeler, “tüm çaba ve araştırmalarına rağmen tek bir yumurta bile çalmadığımı” görenleri paniğe soktu.Önce derin yapının taşeronu ve tetikçisi olan DHKP-C terör örgütü, kendi internet sitesinden şahsıma yönelik küfür ve hakaret dolu bir tehdit bildirisi yayınladı.Bu örgütten gelebilecek saldırının tedirginliği içerisinde yaşarken, 24 Mayıs 2008 günü Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alındım.Gözaltına alınış gerekçem ise Aziz Nesin’lik bir öyküydü:Güya İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan bir ihbarda, “kendimi derin devletin elemanı olarak taktim edip, elimde çok sayıda belge bulunduğunu öne sürüyormuşum”.Yani derin yapılara savaş açmış ve onların tehdidi altındaki ben; kendimi o yapının elemanı olarak tanıtıyormuşum!Kargaların bile güleceği bu gerekçeye dayanılarak gözaltına alınmıştım.2 gün boyunca “elimdeki belgeleri teslim etmem ve kimlerden aldığımı söylemem” istendi.Bu arada o karanlık ellerin uzantıları da boş durmuyordu…‘Gözaltına alındığımda evimde PKK’ya ait çok sayıda belge çıktığından kooperatif yolsuzluğundan yargılandığıma varana kadar’ birçok yalan bilgi servis edildi. Servisin adresi de ilginçti.Gazetecilik mesleğini araç olarak kullanan bir muhbir/muhabir üzerinden yürütülmüştü bu kirli servis.Bir anda adım PKK’lıya ve kooperatif yolsuzluğu yapan sahtekara çıkarılmıştı.Oysa ne bir kooperatifte yönetici, ne de bu yönde bir soruşturma, kovuşturma ya da yargılamayla muhatap olmuştum.PKK’ya ait çok sayıda belge yalanına gelince;O dönem Zaman Gazetesi’nden Ahmet Dönmez ile beraber çalıştığım ve PKK’nın finans kaynakları arasında gösterilen haraç toplama yönteminin bir belgesini ibraz etmiştim polise.A5 ebadındaki bu belgeyi de polisler bulmamış, adli tıp kurumuna gittiğimizde cüzdanımda olduğunu hatırlayıp kendim teslim etmiştim.Nihayet gözaltına alınışımın 2. günü arşivlerden çıkarılan ve 12 yıl (1996) öncesine ait kefaletten doğan bir dosya gerekçe gösterilerek cezaevine gönderildim. Amaca ulaşılmıştı. Aktüel’deki deyimle “Son darbe de vurulmuştu”.Bunu fırsat bilen o muhbir/muhabirler, kendilerine tevdi edilen görevi layıkıyla yerine getirmek için, çalıştıkları yayın organlarında, aleyhimde en alçakça, en aşağılıkça, en şerefsizce yazılar kaleme aldı.Star Gazetesi’nde 26 Mayıs 2008 günü “bir daireyi üç kişiye sattığım için cezaevinde yattığım” gibi koca bir yalandan ibaret haber yayınlandı.Aktüel Dergisi’nde, oto alım satımı yaptığım, beni askerlerin koruyup kolladığı iddia edilirken “dolandırıcılık” yaftası vuruldu ve 7 yıl polisten kaçtığım yalanı döşendi kapaktan.Oysa ömrümün hiçbir döneminde oto alım satımı işi yapmamış, askerin koruyup kollamasına muhtaç kalacak hiçbir gayrimeşru işe bulaşmamıştım. Hele 7 yıl polisten kaçtığım yalanına ne demeli… Üstelik yaptığım araştırmada bu haberde kullanılan kaynağın da, sübyancılığıyla nam salan bir muhbir-muhtar olduğunu, bu kişi hakkında, Ankara Pursaklar’da bir bayana, sarkıntılık ve taciz iddiasıyla suç duyurusunda bulunulduğunu öğrendim. Bu arada, kaçtığım söylenen dönemde askerliğimi yapmış, Ergenekon savcılarına da tanık olarak ifade vermiştim. Zekasının binde biri bile çalışan bir haberci, aranan birinin askerden terhis olmadan cezaevine gönderileceğini, savcıya ifade verirken yapılan sorgulamada bu aramanın ortaya çıkacağını bilebilirdi.Ama amaç gerçekleri yazmak değil, yalan yanlış bilgilerle, o karanlık eller adına tetikçilik yapıp, Ergenekon sürecindeki pozisyonumu şaibeli hale getirmek, kamuoyunda meşruiyetimi tartışmaya açacak lekeler sürmekti.Nitekim Ergenekon dava sürecinde, bazı Ergenekon sanıkları, gözaltına alınmam sonrasında belli merkezlerden üretilen kara propaganda malzemelerini kullanarak şahsıma her türlü hakarette bulundu.Şimdilerde gerek hakkımda yapılan haberlere, gerekse www.cafesiyaset.com’da yayınlanan yazılarıma yorum yapan bazı odaklar, aynı merkezlerin ürettiği yalanlar ve yukarıda sözünü ettiğim karanlık dehlizlerden sıçratılan çamurlara sarılıyor.Bunlarla da yetinmeyenler, kah bir siyasi partinin kalemşörlüğü ile kah bir cemaatin tetikçisi olmakla itham ediyor.CIA kontrolünde olduğum bile kaleme alınıyor bu “kontrollü yorumlarda”.Oysa 40 yaşına gelmiş biri olarak; şimdiye kadar ne bir siyasi parti ile ne bir cemaatle ne de istihbarat örgütleriyle ilişkim oldu.Onlarca haber kaynağımla, hiçbir kişiye, kuruma ve kuruluşa bağımlılığım olmadığı için ilişkimi devam ettirebildim.Mesleğime ara verip ticari denemelerde bulunduğum dönemlerde bile haber kaynaklarımla ilişkilerimi devam ettirdim.Hayatın meşakkatlerinde boğulurken de yapayalnızdım şimdi de yapayalnızım.Kimi yorumcular, maddi çıkar karşılığı kitaplar yazıp bu köşedeki analizlerimi kaleme aldığımı iddia ediyor; oysa yüz binlerce lira tazminat alabileceğim hakaret ve iftira yayınlarına, harç bedellerini karşılayacak maddi birikimim olmadığı için dava bile açamadım.Kaleme aldığım kitaplardan dolayı, soruşturmanın gizliliğini ihlal gerekçesiyle, onlarca yıl hapis talebiyle yargılandığım ceza davaları ile neredeyse tüm Ergenekon sanıkları tarafından açılan tazminat davalarını, ücretini karşılama imkanım olmadığı için avukat tutamayıp kendim takip etmeye çalışıyorum.Görevi “çamur at izi kalsın” politikasını yürütmek olan karanlık eller, belli merkezlerden kurgulanan aymazlar, bu çamurlarla da yetinmeyip nesebim ve meşrebime de dil uzatma küstahlığını gösteriyorlar.Oysa en küçük bir araştırmada bile, Orta Asya’dan göçle gelen Barak Türkmen Beyliği’nin tertemiz, anlı şanlı ve şeffaf soyunun bir ferdi olduğumu anlarlardı.Ömrünün hiçbir döneminde harama meyletmemiş, 12 yaşından bu yana tüm ibadetlerini yerine getirme çabasındaki 80’ini devirmiş bir çiftçi babanın ve köklü bir sülalenin evladı olduğumu öğrenebilirdi.Gelelim TSK düşmanı, bölücü, hain gibi yakıştırmalara…Tıpkı Ergenekon yapılanması üzerine makaleler ve kitaplar kaleme alan diğer meslektaşlarım gibi şahsıma da belli merkezlerden “ordu düşmanı, bölücü ve hain” gibi yakıştırmalarda bulunuldu ve bulunulmaya da devam ediliyor.Şahsen buna sadece gülüyorum.Çünkü hepimizin mücadelesinin, gösterdiği çabanın temelinde, gerek TSK gerekse diğer devlet kurumlarının genlerine sirayet etmiş küresel çete uzantılarından arınarak; özüne dönüp milletine hizmet eder hale gelmesi yatmaktadır.İşin aslı, bu kurumları kullanarak bu ülkeye ihanet içerisinde olanlar tarafından eleştirilmeyince, böylesine alçakça saldırılar ve kirli tezgahlara hedef olmayınca üzülürdüm.Eminim ki Şamil Tayyar da, Ahmet Altan da, Mehmet Baransu da üzülürdü. Demokrasi ve şeffaflaşma konusunda kalem oynatan tüm meslektaşlarım üzülürdü buna.Bu satırları ne idüğü belirsiz kesimlerin provokatif yorumlarına ve alçakça saldırılarına cevap vermekte kullandığım için gönül dostlarımdan özür diliyorum.Ama neticede ben de bir insanım ve tahammül bir yere kadar.Bu kadar kirli propaganda karşısında diyecek bir şeyim olmalıydı.Durmak yok; hırsızla, arsızla, soysuzla ve çetelerle mücadeleye devam.Her yakılan bir mum daha aydınlık Türkiye’nin habercisidir.
Zihni ÇAKIR / Cafesiyasetzihni_cakir@hotmail.com
http://www.cafesiyaset.com/haber/20100104/Ergenekon-davalarina-avukat-tutamadi.php
Thursday, January 7, 2010
Wednesday, January 6, 2010
BUNLAR EDİRNE'DE YAŞANAN ŞEYLER DEĞİL ORTAMI GERMEK İSTEYENLER VAR!

Edirne'de bir aydır yaşanan gerginliğin perde arkası aydınlanıyor. Soruşturma-yı genişleten cumhuriyet savcılığı, pro-vokatörlerin şehirde Türk-Kürt çatışma-sı çıkarmayı amaçladığını ortaya koydu. Savcılık, şimdi organize bir şekilde yapı-lan eylemlerin arkasındaki isimleri arıyor.
Edirne'de, 3 Ocak günü yasadışı DHKP/C terör örgütü üyesi 5 üniversite öğrencisinin tutuklanması üzerine yaşanan olayların provokasyon olduğu iddiaları güçleniyor. Alınan bilgilere göre, gerginliğin ardından soruşturma başlatan Edirne Cumhuriyet Savcılığı, olaylar öncesinde Türk-Kürt çatışmasına duyarlı kesimlerin adım adım tahrik edildiğini belirledi. Karanlık eller, gerginlikten birkaç hafta önce, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği, Edirne Ülkü Ocakları ve Trakya Üniversitesi Kampüsü duvarlarına sloganlar yazdı. "Yuh olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza", "Kahrolsun laik T.C." gibi sloganların altına ise 'Erdemliler' imzası atan provokatörler, daha sonra şehirde Türk-Kürt çatışmasını körükleyecek eylemlere girişti. "Edirne'ye PKK'lılar gelecek, hazırlık yapalım, sopa ve sapan hazırlayalım" gibi söylentiler internet üzerinden yayıldı. 3 Ocak'ta bir araya gelen grup, arkadaşlarının tutuklanmasını protesto etmek için İstanbul'dan yola çıkan DHKP/C sempatizanlarını Türk bayraklarıyla otoyol turnikelerinde karşıladı. PKK'lı yerine DHKP/C yandaşlarını karşısında bulan grubun içinden bazı kişiler ısrarla slogan atmayı sürdürdü. Bunun üzerine provokasyonu fark eden güvenlik güçleri olaylara müdahale etti.
Olaylar, İstanbul'dan Edirne'ye gelen yaklaşık 150 kişilik grubun, 22-29 Aralık 2009 tarihlerinde yasa dışı DHKP/C terör örgütünün propagandasını yaptıkları gerekçesiyle Edirne'de 5 üniversite öğrencisinin tutuklanmasını protesto etmek istemesi üzerine çıkmıştı. 3 Ocak günü İl Jandarma Komutanlığı ve polis ekiplerince Edirne TEM otoyolu gişelerinde otobüsleri durdurulan grup ile onlara tepki için toplanan Edirneli bir başka grup, karşı karşıya gelince olaylar patlak vermişti. Güvenlik güçlerinin müdahalesiyle gerginlik önlenirken her iki gruptakilerin üzerinde yapılan aramalarda çok sayıda sopa ve testere ele geçirilmişti. Gerginliğin ardından açılan soruşturmada Edirne halkının, provoke edilmesi için senaryolar hazırlandığı tespit edildi.
Savcılığın tespitine göre önce solcularla ülkücüler tahrik edildi. Buna göre, olaylardan birkaç hafta önce, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği, Edirne Ülkü Ocakları Derneği ve Trakya Üniversitesi Kampüsü duvarlarına çeşitli sloganlar yazıldı: "Yuh olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza", "Kendi nefsini ilah edinme Allah'a itaat et", "Kahrolsun laik T.C.", "Kahrolsun faşizm, yaşasın İslam". Sloganlarda 'Erdemliler' imzasının kullanıldığı görüldü. Yapılan arşiv çalışmasında bu imzanın daha önce hiç kullanılmadığı anlaşıldı. Biri Kürt, diğeri Türk iki ilköğretim öğrencisinin kavgasının aileler arası kavgaya dönüşmesini fırsat bilen tahrikçilerin, bunu Türk-Kürt çatışmasına dönüştürmek istediği de kayda alındı. Provokasyona zemin hazırlayan süreç şöyle gelişti: 6 Aralık 2009'da Diyarbakır'da düzenlenen mitingde bir PKK sempatizanının silahla öldürülmesini protesto etmek amacıyla 10 Aralık'ta Edirne'de gösteri yapılmak istendi. Gösterici gruba, Ülkü Ocağı, Alperen Ocağı, ulusalcı gruplar ve CHP üye veya sempatizanlarından oluşan büyük bir grup, sloganlar eşliğinde saldırdı. Polisin müdahalesiyle olayların büyümesi önlendi. 13 Aralık'ta Ülkü Ocağı, Alperen Ocağı, ulusalcı gruplar, CHP üye veya sempatizanlarından oluşan büyük bir grup tarafından 'Teröre Lanet Yürüyüşü' düzenlendi. 3 Ocak 2010'da çıkan en son olaydan önce de yine Edirne halkının kışkırtıldığı ortaya çıkarıldı. Bir grubun "Edirne'ye PKK'lılar gelecek, bizlere saldırıda bulunacaklar, hazırlık yapalım, adam toplayalım, sopa ve sapan hazırlayalım" gibi söylentiler yayarak ve internet üzerinden propaganda yaparak halkı toplamaya çalıştığı belirlendi.
Romanlar, önceden uyarılmış
Edirne'deki Roman vatandaşların 3 Ocak'ta yaşanan olaylar öncesinde yetkililer tarafından uyarıldığı öğrenildi. Trakya Roman Dernekleri Federasyonu Başkanı Fahrettin Savcı, bu sayede planlanan oyunların dışında kaldıklarını söyledi. Edirne'nin hedef il olabileceğini vurgulayan Savcı, "Olayların buradan başlayıp yayılması mı bekleniyor bilmiyorum. Bunların arkası gelebilir. Bu ilk denemeleriydi ve başarısız oldular." dedi.
Gösteriler sırasında Romanların olayları yatıştırmaya çalıştığını ifade eden savcı, şunları anlattı: "Çevrede protestolar için dernekler toplanmaya çalıştı. Roman vatandaşlar da temsil edilecek diye konuşulmaya başlandı. Edirne, Avrupa'ya açılan kapı olduğundan hedef il olabilir. Olayların buradan başlayıp yayılması mı bekleniyor bilmiyorum. Bunların arkası gelebilir. Bu ilk denemeleriydi ve başarısız oldular." Roman Dernekleri Federasyonu Başkanı Erdinç Çekiç de çeşitli duyurularla insanların sağduyulu olması için çalışmalar yaptıklarını ifade ederek, şunları söyledi: "Bunlar Edirne'de yaşanan şeyler değil. Ortamı germek isteyenlerin çalışması. Eğitimi zayıf olan toplumumuzu kullanmak istiyorlar."
ÜLKÜ OCAKLARINDAN AÇIKLAMA
Ülkü Ocakları Genel Başkanı Harun Öztürk, sokak eylemlerinde bazı kişilerin 'bozkurt' işareti yaparak olayları ülkücü camiaya mal etmeye çalıştığını söyledi. Teşkilatlarını provokasyonlara karşı uyaran Öztürk, Ülkü Ocakları'na sükûnet çağrısı yaptı: "Türkiye'nin sokaklarında sergilenecek oyunlarda figüran olarak kullanılacak, kirli emellere alet olup mağduriyete uğratılacak bir tek gencimiz yoktur."Gösterilerde bozkurt işareti yapanların ülkücü camia ile ilgisinin olmadığını belirten Öztürk, "Türkiye'nin sokaklarında sergilenecek oyunlarda figüran olarak kullanılacak, kirli emellere alet olup mağduriyete uğratılacak bir tek gencimiz yoktur." dedi. Öztürk, önceki akşam 'www.ulkuocakları.org.tr' adresinde yaptığı açıklamada, ülkücü camiayı sükûnete davet ederken, aynı zamanda tabana ciddi uyarılarda bulundu. Kışkırtmaların yaşandığı illerdeki teşkilat temsilcilerinin muhtemel bir zaafına karşı görev değişikliğine gidilebileceğini vurguladı. Öztürk, "Ülkü Ocakları'nın toplum nezdindeki itibarını zedeleyecek, provokasyonların içinde yer alan kişi ya da kişilerle birlikte yer alıp, ülkücü kimliği bu tür kirli emellere alet etmeye çalışacak kişilerin teşkilatlarımızda yeri yoktur." ifadelerini kullandı. Ülkücü harekete mal olmuş simge, sembol ve işaretlerin toplumsal olaylarda teşkilat mensubu olmayan kişilerce kullanıldığına dikkat çeken Öztürk, bu kişilerin takipçisi olacaklarını sözlerine ekledi.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=937033&title=edirnede-organize-isler&haberSayfa=1
Monday, January 4, 2010
HALUK AĞABEY DİYOR Kİ: "HUKUKSUZ OPERASYON DEVRİ KAPANMALI"
FOTO:http://www.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=26289AK Parti Ankara Milletvekili Haluk Özdalga, “Devletin örtülü operasyonlarıyla ilgili hukuksuzluğa ve düzensizliğe son vermenin zamanı geldi. Geç bile kaldık. Acil ve kapsamlı bir yenilenme gerekiyor” dedi.
Özdalga, yaptığı yazılı açıklamada, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın evi civarında takip yapan Seferberlik Bölge Başkanlığı’nda görevli subayların yakalanmasıyla başlayan tartışmaların, devletin örtülü operasyonları konusunu bir kez daha gündeme getirdiğini ifade etti. Özdalga, “Kontgerilla, Seferberlik Bölge Başkanlığı, Özel Harp Dairesi, JİTEM, Özel Kuvvetler gibi zaman içinde değişen çeşitli adlar altında teşkilatlanmış özel güvenlik birimlerinin öteden beri örtülü operasyonlar yürüttüğünü biliyoruz” dedi. Bu operasyonların hangileri olduğu hakkında kesin bilgiye sahip olmadıklarını bildiren Özdalga, güçlü şüphelerin bulunduğu örtülü operasyonlar arasında başbakanlara, üst düzey komutanlara, gazetecilere, aydınlara, hukuk adamlarına, sendika liderlerine yönelik başarılı ve başarısız suikast girişimleri, toplumda kargaşa yaratmaya dönük sabotajlar ve katliamlar ile özellikle 1990’lardan sonra Güneydoğu’da görülen binlerce failimeçhul cinayet olduğunu kaydetti. “Devletin örtülü operasyonlarıyla ilgili hukuksuzluğa ve düzensizliğe son vermenin zamanı geldi. Geç bile kaldık. Acil ve kapsamlı bir yenilenme gerekiyor” diyen Özdalga, şunları kaydetti:
“Özel görevler yüklenenler dahil bütün güvenlik güçlerimizin önünde tek bir seçenek var. O da demokratik hukuk devletinin güvenlik gücü olmaktır. Bu çerçevede, devletin örtülü görevler ihtiyacını karşılayacak birimlerin yapılanmasında ve işleyişinde gereken köklü yenilenmenin, en azından iki temel koşul üzerine kurulması gerekiyor.
Birincisi, demokratik hukuk devletinin örtülü operasyonlar yapan birimi, kendi vatandaşlarına zarar verecek görevler asla yüklenemez.
Ayrıca, örtülü görevler yapan birimin kimden emir aldığı bilinir. Bu birimin eyleminden nihai olarak kimin sorumlu olduğu bellidir. O sorumluluğu da mutlaka, halkın oyu ile seçilmiş yürütmenin başında bulunan kişi, bizim demokratik düzenimizde Başbakan taşır. Başbakan da sorumluluğunun ve verdiği emirlerin hesabını, gerektiğinde, kamuoyu önünde açıkça verir.” (ANKA)
http://www.stargazete.com/politika/ozdalga-hukuksuz-operasyon-devri-kapanmali-haber-236004.htm
Saturday, January 2, 2010
HAYDAR KUTLU YOLDAŞ DİYOR Kİ:
Devlet hâlâ 1950’lerin “Soğuk Savaş Güvenlik Devleti” zihniyetine sahip. Zihnen ve bedenen “Güvenlik Misyonu” üstüne yapılanmış olan bir devlet “düşman” konsepti olmadan bu misyonunu sürdüremezdi, bu misyonuna meşru temeller hazırlayamazdı. Dün bu düşman “Komünizm” idi bugün böyle bir düşman algısı dünyanın hiçbir yerinde yok. Geride kalıyor “iç düşman” argümanı: “Bölücülük ve irtica.” Demek oluyor ki, “Güvenlik Devleti” misyonunu meşrulaştırabilmek için bu devletin “bölücülere”, “irticaya” ihtiyacı var. Düşman yaratacak medyaya ihtiyacı var. Yetmiş milyonu aşkın bir nüfusu bu kriterlere göre fişleyebilmek için de halktan saklanmış devasa bir gizli aygıta ihtiyacı var. Son günlerde yaşadığımız tüm olup bitenlerin aslı esası bu kanımca. Başka deyişle, olgusal zaman takvimiyle siyasete baktığımızda karşımızda duran sorun, 1930’lardan 1950’lere geçişte kalmış olan bir “devlet” sorunudur. Kürt sorunu yoktur devlet sorunu vardır, Alevi sorunu yoktur devlet sorunu vardır, Gayrımüslim azınlıklar sorunu, AB sorunu, Kıbrıs sorunu yoktur devlet sorunu vardır. İrileşmiş ama çocuk kalmış bir devletin yaratmış olduğu sorunlar vardır. Gelişmesi dumura uğramış bu iri çocuğun evcilik, çelik çomak, askercilik oynayabilmesi için de kendisiyle oynayacak çocuk kalmış aydınlara, çocuk kalmış medyaya, çocuk kalmış topluluklara ihtiyacı var.
http://taraf.com.tr/makale/9321.htm
http://taraf.com.tr/makale/9321.htm
Friday, January 1, 2010
ANADOLU VE RUMELİ'NİN 1000 YILLIK BİRİKİMİ...
İNFORMEL DEMOKRAT/DEKATLON YAPI, BİNAZİRDİR-ÖZGÜNDÜR-BİMİSALDİR-ORİJİNALDİR!
TALAT-ENVER-CEMAL KURBAN OLSUN SANA!
FOTO: http://www.universitekulis.com/yetkili/haberresim/ertugrul_gunay.jpgGÖNDEREN: 8 TEMMUZ-İNFORMEL DEMOKRAT/EHL-İ BEYT
"TEŞKİLAT-I MAHSUSA'NIN DEVAMI BUNLAR" YANİ NEO-İTTİHATÇILAR!
FOTO:http://www.yapi.com.tr/V_Images/2009/haberler/68794_ertugrul_gunay.jpgDİRENÇ NEDENİ VARLIK SEBEBİ: Teşkilatı Mahsusa'nın devamı bunlar. Türkiye, NATO'ya girdikten sonra adı Özel Harp Dairesi oldu. Aslında bir Soğuk Savaş devleti örgütlenmesi. Soğuk Savaş devletleri bitti. Fakat bizdeki direniyor. Eskiden komünizme, sola karşı örgütlenmişti güya, yeni düşmanlar yarattılar, yaratmaya da çalıştılar. Yaratmak için provokasyonlar da yaptılar. İşte Kürt hareketi, Alevi hareketi, siyasal İslam hareketi. Düşman varmış gibi içeride provokasyonlar yaptılar. Çünkü varlık sebebi düşman üzerine kurulu. Varlık sebeplerini korumaya çalıştılar. Bütün direnç odur.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=972073&Date=01.01.2010&CategoryID=78
Subscribe to:
Comments (Atom)


























