Siyaset konuşuyor, tartışıyor ve yazıyoruz... Ancak bütün bu karşılaşmalar gayet ideolojik ve psikolojik bir gölgenin altında yapılıyor: Öteki alerjisi... Her kimlik bir başkasında az veya çok alerji yaratsa da, olumsuz tepkinin esası AKP’ye gidiyor, çünkü iktidarı ellerinde tutmakla kalmayıp, daha demokratik bir rejimi ima edecek değişimlere de önayak oluyorlar. Oysa ‘biz’ onlardan böyle bir şey beklemiyoruz. ‘Biz’ onların ardımızdan gelmelerini, ‘biz’lerden öğrenmelerini, ‘biz’lere benzemek istemelerini bekliyoruz. Laiklik artık dinle devletin ayrılması türünden teorik bir önerme veya düzenleme değil. Laiklik giderek ‘bizi’ öteki karşısında üstün kılan ve ancak psikolojik olarak paylaşılabilen bir ideolojik zırh.Bu durum bir ‘kavram açığı’ yaratıyor. Yani artık klasik modern, liberal ve sol kavramlarımız ‘bize’ yetmiyor... Çünkü onlar doğal olarak ilkesel tutumlara işaret ediyorlar ve örneğin dindarları hiyerarşik olarak daha ‘aşağı’ konumda gören ‘bizlere’ pek yardımcı olmuyorlar. Kısacası hem evrensel etik anlayışa uygun olduğumuzu göstermek, hem de ‘ötekilerden’ biraz daha iyi ve yukarıda olduğumuzu kendimize kanıtlamak istiyoruz. Dolayısıyla gözümüz hep böylesi bir dengeyi ima edecek yeni kavramların peşinde...
Buna uygun bir kavramı bir süre önce gazetemizin en parlak yazarlarından biri, Sezin Öney gündeme getirdi. Kavramın gündeme getirilmesindeki amaç, yukarıda sözü edilen psikolojinin yol açtığı bir kavram arayışı değildi. Öney, Doğu Avrupa deneyiminin yol açtığı tartışmaların içinden bakıyor ve herhangi bir anayasa oluşumunun ancak toplumsal temelde harmanlanıp içselleştirilmesi sayesinde gerçek bir değişim yaratabileceğini ima ediyordu. Buna itiraz etmek pek mümkün değil... Anayasa gibi nasıl birlikte yaşayacağımızı ve yönetileceğimizi belirleyen bir metnin arkasında geniş bir konsensüsün ve derinlikli bir tartışmanın olmasını kim tercih etmez? Nitekim Öney’in alıntıladığı hukukçu András Sajó, böyle bir temel metnin ancak ‘anayasal an’ yakalandığı zaman ortaya çıkabileceğini belirtmiş. Kastedilen şey, “anayasanın teknik bir formalite olarak değil, toplumun, ortak bazı siyasal deneyimler sonucu ortaya çıkan duygusal tepkileriyle doğması, örülmesi. Yani toplumun, benzer deneyimlerden geçmenin getirdiği birliktelik duygusu içinde, ortak hareket ederek, ortak bir kimlik heyecanı ve hevesiyle bir anayasa oluşturması.”
Eğer bu ilkesel bakışı temel alırsak, hükümetin yapması gereken şu anki tasarıyı Meclis’ten çekip geniş bir tartışmaya açmak ve böylece ‘anayasal ânı’ oluşturmaktır. Ancak birkaç basit soru var: Acaba bu süre ne kadar uzun tutulmalı? Muhalefetin ‘anayasal ânı’ sahiplenmesi süreye veya içeriğe mi bağlı? Böyle bir ‘anayasal ânın’ yakalanması için gerekli olan ‘duygusal an’ açısından koşullar elverişli mi? ‘Duygusal ânın’ ideolojik olarak engellendiği ve vesayet altına alındığı bir toplumda ‘anayasal ânın’ yakalanmasının toplu isyan dışında bir anlamı var mı?
Uzlaşma üzerinden yaşanan değişimlere hasretle bakabiliriz, ama unutmamak lazım ki bunu beceren bütün ülkelerin geçmişinde çatışma üzerinden değişim dönemleri bulunuyor. Feodalizmin son dönemlerinde veya sovyet sisteminin yıkılışında kimse ‘uzlaşma’ aramadı. Çünkü değişim, bir önceki iktidar yapısının tamamen çökmesiyle değil, kırılmasıyla başladı ve o nedenle de toplumu ikiye bölen bir gerilimi ifade etti. Ortak bir kimlik üzerinden üretilecek ortak bir heyecan genellikle ortak bir düşmanın alt edilmesini gerektirir. Aksi halde zaten demokrat zihniyet içinde kendi farklılıklarını çözmeye eğilimli bir toplumun varlığını varsaymak durumunda kalırız. Türkiye için ise ikinci ihtimal zaten yok. Toplum demokrat zihniyetle yeni tanışıyor... Ortak düşman meselesi ise Cumhuriyet’in başında elde edilen bir fırsattı ve otoriter bir rejimin kurulması yönünde kullanılırken, kemalist kadro kendi duygusuna ‘ortak’ olmayanları tasfiye etti. Diğer bir deyişle bu topraklarda modern dönem diye tanımlayabileceğimiz son yüz elli yılda, rejimi birliktelik duygusuna oturtma isteği veya bu yönde bir arayış hiç olmadı. Birinci Meclis belki buna fırsat tanıyacak bir başlangıç olabilirdi... Ama kemalist rejim buna izin vermedi ve toplumsal farklılıklar arasındaki gerilimi, rejimin meşruiyetini sağlayan, vesayeti işlevsel kılan bir araç olarak kullandı.
Bu durum şimdilerde ancak değişme eğilimine girerken, sistemin imtiyazlı aktörleri doğal olarak direniyorlar. Değişimi taşıyanların İslami kimliği sayesinde laik cemaati de kendi etraflarında örgütleyebiliyorlar. Dolayısıyla toplumsal kesimler aynı dönemden geçseler, benzer şeyler yaşasalar da, ‘benzer deneyimlerden’ geçmiyorlar, çünkü ideolojik algılamaları farklı. Bu durum rejim taraftarlarının çatışmayı sürdürmesini bizzat ‘siyaset’ haline getiriyor. Bu nedenle de Türkiye’de değişim çatışmadan ürüyor...
Toplumları duygusal bir bütünsellik içinde hayal etmenin hoş yanları var... Bu tür bir temeli olmayan değişimlerin çatışma süreci içinde yol almak zorunda kalacakları da doğru. Ama bu iyimser önermenin hayata geçmesi için önce ortak bir niyette buluşulması lazım. Yani şu anki sistemin ‘ortak yarar’ uğruna değişmesi gerektiğinin kabulü gerek. Türkiye’de ise bırakın bu niyeti, vesayetçi rejimden toplumsal taleplere yönelen apaçık bir kötü niyet var... emahcupyan@gmail.com
YAYINCININ NOTU:
Kötü niyet/Suikast
(V)!